Bir gün Mevlana’nın sohbet meclisine üstü başı perişan, yüzü yorgun, gönlü kırgın bir adam gelir.
Başını önüne eğer ve der ki:
“Efendim, ben çok yoksulum. Dünya malım yok. Evim yok, param yok. Bana bir nasihat edin.”
Mevlânâ adama dikkatle bakar.
Sonra gülümseyerek sorar:
“Gözlerini bana verir misin?”
Adam şaşırır:
“Nasıl yani efendim?”
“Gözlerini… İki gözünü bana versen, karşılığında sana bir servet versem?”
Adam hemen cevap verir:
“Hayır efendim, gözlerimi vermem.”
Mevlânâ sorar:
“Peki, kulaklarını verir misin?”
“Onları da vermem.”
“Ellerini?”
“Hayır.”
“Ayaklarını?”
“Onları da vermem.”
“Kalbini?”
Adam susar.
Mevlânâ sözünü şöyle sürdürür:
“Öyleyse sen fakir değilsin.
Sen, sahip olduklarının değerini henüz hesaplamamışsın.”

Biz çoğu zaman elimizdekilerin değil, başkalarında gördüklerimizin hesabını yapıyoruz.
Başkasının malına, evine, arabasına… bakıyoruz.
Kendi hayatımızdaki nimetleri görmezden geliyoruz.

Oysa gözlerimiz görüyor.
Kulaklarımız duyuyor.
Ayaklarımız yürüyor.
Kalbimiz atıyor.
Konuşabiliyoruz.
Bunların hangi mağazada kaça satılıyor?

Gerçek zenginlik;
Bazen sıcak bir çorba…
Bazen annenin duası…
Bazen babanın nasihati…
Bazen evladının “Baba” diye seslenmesi…
Bazen sabah ezanını duyabilmek…
Bazen secdeye varabilmektir.

Bir gün aynanın karşısına geçip kendine şöyle sor:
“Ben fakir miyim?
Görüyorum.
Konuşuyorum.
Seviyorum.
Seviliyorum.
Ve hâlâ hayattayım.”

Sonra başını gökyüzüne kaldırıp tek bir kelime söyle:

الْحَمْدُ لِلَّهِ عَلَى كُلِّ حَالٍ
(Elhamdülillâhi alâ külli hâl)

Her durumda (her halükârda) Allah'a hamd olsun.

Selam ve dua ile…