Mesela bir edebiyat dersinde dinleme sınavı öncesi Mülk Suresinin mealini ekrandan açarak birinci ve ikinci ayetler hakkında öğrencilerine: “Şimdi siz soru sorun bakalım... Bugüne kadar yapılan yazılılarda ve tüm denemelerde hep size soruldu. Şu anda ilk defa siz sorun!” demişti.

Bu uygulamayı kaç öğretmen yapmıştır? Bir şiir, bir atasözü ya da bir filozofun düşüncesi olabilirdi yorumlanan, hakkında soru sorulan. Lakin burada ilahi bir metin üzerinden bunu yapmak memleket toprağında yeniydi.

Roman, hikaye ve benzeri tüm edebi ürünlerin tahlil ve analizlerinde kullanılacak anlatım biçimleri ve tekniklerini ayet ayet işlemek bambaşka bir ufuktu.

Kır saçlı edebiyatçının derslerde kullandığı bu yöntem çok farklı geliyordu öğrencilerine. Diğer hocalarından böylesini hiç duymamışlardı. Satranç oyununa bir taş ekleyebilir miyiz ya da ileride futbol yasaklanabilir diyen akıldan çıkan düşünceler olunca şaşırmıyorlardı.

Hatta öğrencilerin ürettikleri soruları da derecelendiriyordu: “Bu basit oldu, evet bu oldukça kaliteli bir soru gibi.”

Uzmanlaşma ya da branşlaşma anlayışı dersi dersten, bilgiyi bilgiden ayırırken “istendiğinde” tüm “bilgileri birleştirerek” arzu edilen "anlama" sürecine topyekûn bir katkı sunulabilirdi ona göre.

Coğrafya dersinin tüm unsurları, tarih dersinin belli başlı konuları, sosyolojinin ve psikolojinin ve diger derslerin konuları “edebi eserin kurgusunda” yer alırken günlük hayatta, sınıflarda, koridorlarda unutulmaya yüz tutmuş ilahi kelamın, din kültürü dersinin sınırlarını aşması ve tüm derslerin ruhuna sirayet etmesi gerekir, fikri de kır saçlının gündemindeydi.

“Değerli hocam, geçen günkü dersinizde anlattıklarınız...” diye başlayan tüm yazıları kaleme alan edebiyatçı, geleceğe kalmak için yeni teknikler geliştiriyordu kendince. Aslında buna benzer teknikleri Reşat Nuri Güntekin’in hikayelerinde ve Cahit Sıtkı Tarancı’nın anılarında yakalamıştı.

Hani; kendi oğlunun dağınıklığından yakınan bir baba, oğluna gizlice aşık olmuş bir kızın ağzından mektuplar ile onu terbiye etmeye çalışır. Hatta gizli adrese gönderdiği mektuplardan çirkin yazısını bile düzeltmesini istemişti. Çocuktaki değişikliği gören annenin telaşı, babası tarafından “Endişelenme hanım, o mektupları ben yazıyorum” deyişi ile neticelenen hikâyesinde kullanılmıştı.

Buna benzer bir olay da şairin hayatında geçmiş.

Diyarbakırlı, çekingen biraz da kepçe kulaklı görünen Cahit Sıtkı, herkesin “kız arkadaşından" bahsettiği dönemlerde, kendisine bir kızın ağzından şiir dolu mektuplar yazarken Galatasaray lisesinde okuyordu.

Sanki bir boşluğu doldurma işlevi görüyordu edebiyatçının kullandığı bu teknikler. Görünmeyeni göstermeyi; fark edilmeyeni fark ettirmek amacındaydı.

O gün okulda hangi konuyu işlemiş ya da hangi kitabı okumuşsa... Yazdığı bu tür yazılar, adeta bir “ günce” hükmüne geçiyordu tecrübeli edebiyatçının kaleminden. Günün birinde kitap haline gelecek olan bu yazılar genç edebiyat öğretmenlerinin dikkatini çeker ve sosyal medyanın köleleri olmuş öğrencilere yol gösterebilirdi. Metafiziğini yitirmiş bazı gençlerle, ilahi vahiyle beslenen vakitlerde yapılmış dersler, unutulası değildi.

Eksiği var, fazlası yok bu mektuplardaki ifadeler bir kurgu değil; her biri yaşanmış, hepsi sınıfın beton duvarlarında yankılanmış ifadelerdi.

Birileri bu sesin sahibini, ötekileştirme niyeti olmasa da yalnızlaştırmaya garipleştirmeye doğru savurmuştu. Her öğretmenin, “olması gereken hizadan" bir adım geri çekilince önde bırakılan bir yalnızlaştırmadır sözü edilen.