İnsanlık tarihi, haklı olanların değil, çoğu zaman güçlü olanların kazandığı mücadelelerle doludur. Peki, kazanmak haklı olmak mıdır? Bir insanın, bir kurumun ya da bir devletin gücü, onun haklılığının ölçüsü olabilir mi?
Ne yazık ki zaman zaman içinde yaşadığımız dünyada bu sorunun cevabı, insanın vicdanını sızlatacak kadar açıktır: Güçlü olanın sesi daha çok duyulur, sözü daha fazla dinlenir, kararı daha kolay kabul görür. Haklı olan ise çoğu zaman kendisini anlatmak, ispatlamak ve duyurmak için mücadele etmek zorunda kalır.
İnsan hayatının en acı gerçeklerinden biri şudur: Her haklı insan kazanmaz. Her doğruyu söyleyen dinlenmez. Her dürüst insan takdir edilmez. Her iyilik yapan iyilik görmez. Bazen en çok fedakârlık yapan unutulur. En çok çalışan değil, en çok konuşan öne çıkar. En fazla emek veren değil, başkalarının emeğini sahiplenen alkışlanır.
Oysa hak ile güç aynı şey değildir. Güç, sahip olduklarınızla ilgilidir; hak ise sahip olmanız gerekenle. Güçlü olmak, başkalarına söz geçirebilmek; haklı olmak ise kendi sözünüzün ve davranışınızın doğruluğuna vicdanınızla şahitlik edebilmektir.
Bazen makamı olanın sözü, bilgisi olanın sözünden daha kıymetli görülür. Bazen parası olanın iddiası, emeği olanın gerçeğinin önüne geçer. Bazen kalabalıkların alkışı, hakikatin sessizliğini bastırır. Hatta kimi zaman insanlar, haklı olanın yanında durmak yerine güçlü olanın yanında durmayı daha güvenli bulur. Çünkü haklıdan yana olmak cesaret, güçlüden yana olmak ise çoğu zaman menfaat gerektirir.
İşte tam da bu noktada toplumların ahlaki kalitesi ortaya çıkar. Bir toplum, güçlü olanı ne kadar alkışladığıyla değil, güçsüz olanın hakkını ne kadar koruduğuyla ölçülür.
Adaletin gerçek anlamı da burada başlar. Adalet, güçlüye gücünü kullanma imkânı vermek değil, güçsüzün hakkını güçlüye karşı koruyabilmektir. Hukukun üstünlüğü, güçlülerin hukuk karşısında ayrıcalıklı olması değil, herkesin hukuk karşısında eşit olmasıdır.
Bu anlayışın en çok korunması gereken yerlerden biri de eğitim kurumlarıdır. Çünkü okullar yalnızca bilgi öğretilen yerler değildir; aynı zamanda karakterin, vicdanın ve adalet duygusunun şekillendiği kurumlardır. Bir öğrenciye başarılı olmayı öğretirken dürüst olmayı, rekabet etmeyi öğretirken başkasının hakkına saygı duymayı, güçlü olmayı öğretirken gücünü adaletle kullanmayı da öğretmeliyiz.
Çünkü geleceğin yöneticileri, bilim insanları, hukukçuları ve toplum önderleri bugünün sınıflarında yetişiyor. Onlara yalnızca kazanmayı öğretirsek kaybedenlerin haklarını önemsemeyen bir nesil yetiştirebiliriz. Ama haklı olmanın kazanmaktan daha değerli olduğunu öğretebilirsek daha adil bir geleceğin temelini atabiliriz.
Unutulmamalıdır ki güç, insanı bir süre üstün gösterebilir; makam, bir süre sözüne itibar kazandırabilir; para, birçok kapıyı açabilir. Fakat bunların hiçbiri insana haklılık kazandırmaz.
Tarih, gücüne güvenerek adaleti yok sayanları da yazmıştır, gücün karşısında eğilmeyerek hakikati savunanları da. Aradan yıllar, hatta yüzyıllar geçtikten sonra geriye kalan, kimin ne kadar güçlü olduğu değil, kimin ne kadar haklı olduğudur.
Dünyanın daha güçlü insanlara değil, gücünü adaletin emrine verebilen insanlara ihtiyacı var.
Belki de asıl mesele şudur: Güçlü olduğumuzda haklı kalabiliyor muyuz? Güçlüyken adaletten ayrılmıyor muyuz? Bir başkasının hakkını savunmak bize bir çıkar sağlamadığında da aynı cesareti gösterebiliyor muyuz?
Çünkü gerçek erdem, güçsüzken haklı olmak değil, güçlü olduğunda da haklı kalabilmektir.
“Bu dünyada haklı olmak yetmez; haklılığını savunacak aklın, doğruluktan ayrılmayacak vicdanın ve haksızlık karşısında susmayacak cesaretin olmalıdır. Ama bunların hepsinden önce, başkasının hakkına göz dikmeyecek kadar temiz bir kalbin bulunmalıdır.”
Çünkü insanın gerçek büyüklüğü, başkalarını ne kadar geride bıraktığıyla değil, kaç insanın elinden tutup yükselttiğiyle ölçülür.

Sağlıklı günler, iyi haftalar diliyorum.