“Tarih yazmak, tarih yapmak kadar mühimdir. Yazan yapana sadık kalmazsa değişmeyen hakikat, insanlığı şaşırtacak bir mahiyet alır.”
Mustafa Kemal Atatürk

Tarih bir bilim dalıdır. Her bilimsel çalışmada olduğu gibi tarih ilminin de bir metodolojisi ve kuralları vardır. Tarihî bir olayı ele alırken mutlaka olayın gerçekleştiği zamanın sosyoekonomik, kültürel ve siyasal şartlarını, ayrıca belgelerin gerçekliğini çok iyi araştırmak gerekir. Tarihî araştırmalara kaynaklık eden birçok bilim dalı vardır. Onlardan da destek almak gerekmektedir.
Son yıllarda kaynağı belirsiz birçok hatıra kitabı yayımlanmış ve bunlar üzerine sözüm ona kendini tarihçi ilan eden, fakat tarih yazarı bile olamayacak tipler türemiştir. Sosyal medya da bu konuyu iyice içinden çıkılmaz hâle dönüştürmüştür. Hatıralar taraflı kaynaklardır; tarihe tek başlarına kaynaklık edemezler.

* Tarih Yazanların Sorumluluğu: Tarihî olayları kaleme alan kişilerin (tarihçilerin, yazarların), o olayları gerçekleştirenlerin (tarih yapanların, halkın veya liderlerin) yaşadığı gerçeklerden kopmaması, olayları bükmemesi veya çarpıtmaması gerekir.
* Tarafsızlık: Tarih yazımı, kişisel yorumlardan, ideolojik saptırmalardan veya duygusal eklemelerden uzak; belgelere ve gerçeğe dayalı olmak zorundadır.
* Gerçeğin Çarpıtılması Tehlikesi: Eğer tarihî yazan kişi gerçeğe sadık kalmazsa yaşanan gerçekler saptırılır. Bu durum, gelecekteki insanların ve toplumların geçmişi tamamen yanlış anlamasına ve gerçeğin karşısında şaşkınlığa (veya yanılgıya) düşmesine sebep olur.
* Tarih Yapmak ve Yazmak Eşittir: Tarihî zaferleri veya büyük olayları bizzat yaşayıp hayata geçirmek ne kadar önemliyse, o olayları gelecek kuşaklara doğru aktarmak da bir o kadar kıymetlidir.
Geçen hafta 103. yıl dönümünü kutladığımız Cumhuriyet’in ilanından önce nasıl bir Türkiye vardı, hatırlamakta fayda var.
Osmanlı Devleti, ihtişamlı günlerini geride bırakıp gerileme dönemine girdikten sonra saldırılara açık hâle gelmiştir. Koca devlet, Birinci Dünya Savaşı’na girince birçok cephede mücadele etmek zorunda kalmıştır. Özellikle Çanakkale Cephesi’nde okumuş, yetişmiş aydınlarının büyük çoğunluğunu şehit vermiştir. Savaş sonunda yenik ilan edilince silahlarına el konulmuş, orduları dağıtılmış; yanmış, yıkılmış bir ülke geriye kalmıştır.
29 Ekim 1923 sabahı Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin genel görünümü şöyleydi:
Nüfusu 13 milyon. 40 bin köy var; 37 bin köyde okul yok, dükkân yok, postane hak getire… 30 bin köyde cami yok. Traktör sayısı sıfır, biçerdöver sayısı sıfır. 5 bin köyde sığır vebası var. 1 milyon kişi frengiden, 2 milyon kişi sıtmadan kırılıyor. Verem, tifo, tifüs salgını cabası. Bitle başa çıkmak imkânsız.
Dünyaya gelen her iki bebekten biri, doğum esnasında her 5 anneden biri ölüyor. Ortalama ömür 40 yıl. Memlekette sadece 337 doktor var. 60 eczacı var, yalnızca 8’i Türk! Tüm memlekette sadece 4 hemşire var. 40 bin köye karşılık yalnızca 136 ebe var.
Limanlar, madenler yabancılara ait. Demiryollarının bir metresi bile bize ait değil. Osmanlı’dan ayakta kalan sadece 4 fabrika var. Sanayi denilen işletmelerin yüzde 96’sında motor yok! 10’dan fazla işçi çalıştıran sadece 280 kurum mevcut. Bunların 250’si de yabancıların.
Kişi başına millî gelir 45 dolar! Elektrik sadece İstanbul, İzmir ve Tarsus’ta var. Kara yolu yok. Otomobil sayısı yalnızca 1490!
Cumhuriyet’ten önce eşit eğitim hakkı yok. Meslek hakkı yok, velayet hakkı yok. Kadının kendisine miras kalan mallar üzerinde tasarruf hakkı yok.
Türkiye’nin 1923’teki genel durumu işte buydu!
Mustafa Kemal, 30 Ekim 1923 sabahı durumu şöyle özetliyordu:
“Cumhuriyetin ilk gününde bize geri kalmış, borçlu, hastalıklı bir vatan miras kaldı. Yoksul ülkelere örnek olacağız. Özgür bir toplum oluşturmak, çağdaşlaşmak zorundayız. Allah yardımcımız olsun…”
Cumhuriyeti kuranlar askerdi. Her konuda bilgileri olmayabilirdi ama yüreklerindeki vatan ve millet sevgisiyle bize bir devlet kurdular ve onu bize emanet ettiler. Allah hepsinden razı olsun.
Bize düşen, geçmişi karalamaktansa geleceği kurmaktır.
İyi haftalar, sağlıklı günler diliyorum.