İnsanlar ne zaman gerçekten sustuğunu ne zaman susturulduğunu fark eder? Bazen bir toplumda herkes konuşuyor gibi görünür… Televizyonlarda siyasetçiler konuşur. Gazeteler konuşur. Sosyal medya konuşur. Kahvehanelerde, evlerde, işyerlerinde, sokaklarda siyaset konuşulur. Ama garip bir şey vardır: Herkes konuşuyor görünürken toplumun önemli bir bölümü aslında susuyor olabilir.

İşte Alman siyaset bilimci ve kamuoyu araştırmacısı Elisabeth Noelle-Neumann tam da bu çelişkinin üzerine eğildi. 1970'lerde geliştirdiği ve 1974'te bilimsel olarak ortaya koyduğu “Suskunluk Sarmalı” teorisi, insanların neden bazen kendi düşüncelerini söylemekten vazgeçtiğini açıklamaya çalışıyordu.

Teorinin temelinde çok insani, hatta belki de insanlığın en eski korkularından biri vardır: Dışlanma korkusu. Çünkü insan yalnızca doğru olduğuna inandığı şeyi söylemek istemez. Aynı zamanda söylediği şey yüzünden yalnız kalmak da istemez. Ve bazen susmak, insanın kendisini koruma biçimine dönüşür. Asıl tehlike ise tam burada başlar. Çünkü bir insan susunca sadece kendi sesini kaybetmez. Onun susması, başkasına da susmayı öğretir.

Önce tarih konuşsun… Demokrasinin doğduğu kabul edilen Antik Atina'da vatandaşın kamusal meseleler hakkında konuşması bir erdemdi. Çünkü demokrasi yalnızca oy vermek değildi. Konuşmaktı. İtiraz etmekti. Tartışmaktı. Hatta gerektiğinde çoğunluğa karşı çıkabilmekti. Sokrates'in hikâyesi bize bunun ne kadar tehlikeli olabileceğini de gösterdi.

Roma'da ise siyasal iktidarın dili değişti. Cumhuriyet döneminin tartışmacı siyasal kültüründen imparatorluk döneminin daha kontrollü kamusal alanına geçildikçe, insanların söyleyebileceği şeylerle, söylememeyi tercih ettiği şeyler arasındaki mesafe büyüdü.

Yüzyıllar sonra Machiavelli, iktidarın yalnızca güç kullanarak değil, insanların davranışlarını ve algılarını yöneterek de sürdürülebileceğini anlatacaktı. Tocqueville ise çoğunluğun gücüne başka bir pencereden bakacaktı. Çoğunluk yalnızca sandıkta kazanan taraf değildir. Bazen çoğunluğun asıl gücü, azınlıkta olduğunu düşünen insanın konuşmaktan vazgeçmesini sağlayabilmesidir. Nitekim Noelle-Neumann'ın geliştirdiği düşüncenin Tocqueville ve başka tarihsel düşünürlerden de beslendiğine dair akademik çalışmalar bulunmaktadır.

Sonra Avrupa, insanlığın en acı derslerinden birini yaşadı 1930'ların Almanya’sı… Bugünden geriye baktığımızda çoğu insan aynı soruyu soruyor: “Bu kadar insan nasıl sustu?” Fakat tarihin en zor sorularından biri belki de şudur: “Kaç kişi gerçekten destekliyordu, kaç kişi korktuğu için sustu ve kaç kişi herkesin desteklediğini zannettiği için sustu?”

İşte Suskunluk Sarmalının ürpertici tarafı burada ortaya çıkar. Bir toplumda insanlar çevrelerindeki insanların hangi düşüncede olduğunu gözlemlemeye başlar. Medyanın diline bakarlar. Sokaktaki hâkim söyleme bakarlar. İşyerindeki davranışlara bakarlar. Komşusuna bakarlar. Ailesine bakarlar. Sonra kendi kendilerine şu soruyu sorarlar: “Ben böyle düşünüyorsam yalnız mıyım?” Eğer cevabın “Evet” olduğuna inanırlarsa, konuşmamayı tercih edebilirler. Bir başkası da aynı şeyi yapar. Sonra bir başkası… Derken sessiz insanlar çoğalır. Fakat dışarıdan bakıldığında ne görülür? Hâkim görüş daha da büyük görünür. İşte sarmal budur. Sessizlik, çoğunluk görüntüsünü büyütür. Çoğunluk görüntüsü yeni sessizlikler üretir.

Yeni sessizlikler ise çoğunluk görüntüsünü daha da güçlendirir. Ve sonunda toplumda herkes aynı şeyi düşünüyormuş gibi bir görüntü ortaya çıkabilir. Oysa belki de herkes aynı şeyi düşünmüyordur. Sadece aynı şeyi söylemeye cesaret edemiyordur.

Televizyondan sosyal medyaya: Sarmalın şekli değişti Noelle-Neumann'ın teorisini ortaya koyduğu dönem televizyonların kamuoyu üzerindeki etkisinin çok güçlü olduğu dönemdi. Bugün ise elimizde çok daha karmaşık bir iletişim dünyası var. Televizyon var. Gazete var. YouTube var. X var. Instagram var. TikTok var. WhatsApp grupları var. Telegram kanalları var. Ve algoritmalar var. İşte burada yeni bir problem ortaya çıkıyor: Eskiden insan “Toplum ne düşünüyor?” diye televizyona bakıyordu. Bugün ise insanın karşısına kendi düşüncesine benzeyen milyonlarca insan çıkabiliyor. Bu durum bazen suskunluk sarmalını kırabilir. Ama bazen tam tersine yeni bir sarmal yaratabilir. Çünkü algoritma bize bütün toplumu göstermez. Bize çoğu zaman bizimle aynı şeyleri düşünen topluluğu gösterir. Böylece herkes kendi mahallesinde çoğunluk olduğunu zannetmeye başlayabilir. Bir başka mahalle de aynı şeyi düşünür.

Sonuç? Toplumun tamamı birbirinden kopmuş küçük “çoğunluk adacıklarına” dönüşebilir. Bugünün siyasetinin en büyük tehlikelerinden biri belki de budur. Herkes kendisini çoğunluk sanarken, toplumun tamamı aslında birbirini duymayan gruplara bölünebilir.

Peki Türkiye? Şimdi dönelim asıl meselemize. Türkiye'ye… Bizim toplumumuzda siyaset hiçbir zaman yalnızca siyaset değildir. Siyaset bazen aile meselesidir. Bazen arkadaşlık meselesidir. Bazen işyeridir. Bazen komşuluktur. Bazen ticarettir. Bazen çocuğun okuludur. Bazen gelecektir. Ve bu yüzden insanın siyasi görüşünü açıklaması, bazı durumlarda yalnızca “Ben şu partiye oy veriyorum” demek anlamına gelmez. İnsan bazen karşısındaki kişinin kendisi hakkında ne düşüneceğinden çekinir. “Beni hain sanır mı?” “Beni cahil sanır mı?” “Beni yandaş sanır mı?” “Beni muhalif sanır mı?” “İşyerinde sorun yaşar mıyım?” “Arkadaşlarım benimle dalga geçer mi?” “Ailem benimle tartışır mı?” “Çevrem beni dışlar mı?” İşte bunların her biri, Suskunluk Sarmalının küçük ama önemli parçaları olabilir. Burada mesele hangi siyasi görüşün doğru olduğu değildir. Mesele, insanın kendi düşüncesini söyleyebilme cesaretinin azalmasıdır. Çünkü demokrasi sadece çoğunluğun konuşması değildir. Demokrasi, azınlığın da konuşabilmesidir. Hatta daha önemlisi: Azınlıkta olduğunu düşünen insanın konuşabilmesidir.

Türkiye'nin en büyük yanılgılarından biri olabilir mi? Bugün Türkiye'de birbirine tamamen zıt iki insanı aynı cümleyi kurarken görebilirsiniz: “Benim çevremde herkes benim gibi düşünüyor.” İki taraf da bunu söyleyebilir. Peki nasıl olur? Çünkü her iki taraf da kendi çevresinin içine kapanmıştır. Biri kendi televizyon kanalını izler. Diğeri kendi kanalını. Biri kendi sosyal medya hesaplarını takip eder. Diğeri kendi hesaplarını. Biri kendi gazetecilerine inanır. Diğeri kendi gazetecilerine. Biri kendi anketini görür. Diğeri kendi anketini. Sonra herkes kendi penceresinden bütün Türkiye'ye bakıp: “Türkiye zaten böyle düşünüyor.” der. İşte burada siyaset, gerçeklikten kopup algılanan gerçekliğe dönüşür. Ve algılanan gerçeklik bazen gerçekliğin kendisinden daha güçlü hale gelir.

En tehlikeli cümle: “Herkes böyle düşünüyor.” Bir toplum için belki de en tehlikeli cümlelerden biri budur: “Herkes böyle düşünüyor.” Gerçekten mi? Herkes mi? Yoksa herkesin böyle düşündüğünü mü düşünüyoruz? Aradaki fark, demokrasinin kaderini değiştirebilir. Çünkü bir insan, kendi düşüncesinin toplumda yalnız olduğunu zannederse susabilir. Onun sustuğunu gören ikinci insan da susabilir. Üçüncü insan da… Sonra bir gün bir seçim sandığı kurulur. Sandık açılır. Ve herkes şaşırır. “Nasıl oldu bu?” Çünkü insanlar bazen sandıkta ilk defa gerçekten konuşurlar.

Sandık, bazen sessizliğin kırıldığı yerdir. Türkiye'de seçim gecelerinin en ilginç taraflarından biri de budur. Seçim öncesinde herkesin kanaati vardır. Ama herkes kanaatini söylemez. Kimi anketçiye söylemez. Kimi gazeteciye söylemez. Kimi komşusuna söylemez. Kimi ailesine bile söylemez. Fakat sandık başına geldiğinde yalnızdır. Kabinin içine girer. Perde kapanır. Ve orada insan ile vicdanı baş başa kalır. İşte demokrasi açısından sandığın büyüsü biraz da buradadır. Sosyal baskının azaldığı birkaç metrekarelik bir alan… Fakat bir demokrasinin sağlıklı olabilmesi için insanların yalnızca sandık kabininde değil, sandığa kadar geçen süreçte de konuşabilmesi gerekir. Çünkü seçim günü konuşmak yetmez. Demokrasi, seçimden seçime kullanılan bir mikrofon değildir.

Suskunluk sadece korkudan doğmaz. Burada önemli bir ayrım yapalım. Her sessiz insan korktuğu için susmaz. Bazı insanlar gerçekten konuşmak istemez. Bazıları siyasetten yorulmuştur. Bazıları tartışmanın hiçbir şeyi değiştirmediğine inanır. Bazıları mahremiyetini korur. Bazıları bilgisinin yeterli olmadığını düşünür. Bazıları da karşısındaki insanı kırmamak için susar. Dolayısıyla her sessizliği “baskı” olarak yorumlamak da doğru değildir. Noelle-Neumann'ın teorisi de mekanik bir “insanlar korkar ve susar” formülünden ibaret değildir. Teori, özellikle tartışmalı ve duygusal konularda insanların toplumdaki hâkim görüşü nasıl algıladığını ve bu algının kamuya açık biçimde konuşma davranışını nasıl etkileyebileceğini açıklamaya çalışır. Bu yüzden meseleye daha dikkatli bakmak gerekir.

Sessizlik her zaman korku değildir. Ama korku kaynaklı sessizlik varsa ve bu sessizlik çoğalıyorsa… İşte orada demokrasi açısından ciddi bir problem başlar. Peki çözüm nedir? Daha fazla bağırmak değil. Daha fazla konuşmak da tek başına değil. Önce birbirimizi dinlemeyi öğrenmek. Bir insan sizinle aynı düşünmüyorsa hemen onu “düşman” ilan etmemek. Bir siyasi partiye oy veriyorsa onun bütün yanlışlarını savunduğunu varsaymamak. Sizin düşüncenize karşı çıkan kişinin ülkesini sevmediğini düşünmemek. Çünkü demokrasinin en büyük sınavı, bizimle aynı fikirde olan insanlarla konuşmak değildir. Asıl sınav: Bizimle aynı fikirde olmayan insanın konuşmasına tahammül edebilmektir.

Belki de Türkiye'nin ihtiyacı olan şey “daha çok konuşmak” değil… “Daha rahat konuşabilmek.” Aradaki fark çok büyük. Çünkü bağırmak konuşmak değildir. Hakaret etmek özgürlük değildir. Linç etmek demokrasi değildir. Bir insanı susturmak da çoğunluk olmak değildir. Gerçek demokratik kültür şunu söyleyebildiğimiz gün başlayacaktır: “Sen benim gibi düşünmüyorsun. Ama düşünceni söyleyebilmeni savunuyorum.” İşte o zaman Suskunluk Sarmalı kırılmaya başlar. Çünkü bir insan konuşur. Onu gören ikinci insan konuşur. Üçüncü insan konuşur. Ve toplum, aslında ne kadar farklı düşündüğünü yeniden keşfeder. Elisabeth Noelle-Neumann'ın teorisi bize belki de bundan çok daha büyük bir ders bırakıyor:

Toplumların kaderini yalnızca konuşanlar belirlemez. Bazen konuşmayanlar da belirler. Hatta bazen… En çok onlar belirler. Çünkü siyaset yalnızca meydanlarda atılan sloganlardan oluşmaz. Bir evin mutfağında söylenmeyen cümlelerde de siyaset vardır. Bir işyerinde yutulan itirazda da… Bir arkadaş toplantısında değiştirilen konuda da… Bir sosyal medya paylaşımının yazılıp sonra silinmesinde de… Bir annenin çocuğuna “Bunu kimseye söyleme” demesinde de… Ve bir insanın gece yatağa girerken kendi kendine: “Keşke bunu söyleyebilseydim.” demesinde de… Belki de asıl soru şudur: Türkiye'de bugün gerçekten kaç kişi aynı şeyi düşünüyor? Ve kaç kişi, başkalarının ne düşüneceğinden korktuğu için ne düşündüğünü söylemiyor? Bunun cevabını yalnızca anketler veremez. Çünkü bazı insanlar ankette de susabilir. Bazı insanlar sandıkta konuşur. Bazıları ise hayatları boyunca sessiz kalır. Fakat tarih bize şunu defalarca göstermiştir: Sessizlik, sonsuza kadar sessizlik değildir. Bir gün mutlaka bir yerde kırılır. Ve o gün ortaya çıkan sesin ne söyleyeceğini anlamak istiyorsak, bugün insanların neden sustuğunu anlamamız gerekir. Çünkü demokrasilerde bazen en yüksek ses… Hiç çıkmayan sestir. Çeyrek asırdır bu ülkeyi yöneten bir parti ve lideri hiçbir seçimde söz konusu trol ağlarında, sosyal medya hesaplarında, muhalif gözüken tv kanal ve gazetelerinde, onların anketlerinde hiç 1. sırada olmadı. Nasılsa hep kaybedecek deniyordu. Çünkü o parti ve lidere oy verenler o sosyal medyalarda yoktu. Yakıştırılan makarnacı, göbeğini kaşıyan adam vs. unutmadık. Ama onlar suskunluklarıyla sandığa gidip oy attılar sadece. Sonuç ortada… Çeyrek asırdır. Ülkeyi en uzun yöneten parti ve lider. Ve ülkenin jeopolitik olarak ve güç olarak geldiği noktayı taraflı tarafsız herkes ama aleni ama gizliden tebrik ve takdir ettiğini de gayet iyi biliyoruz.

Son Söz olarak: Ancak bir uyarı yapma vakti geldi. Bu ekonomik verilerle emeklisinden dar gelirlisine o sessiz çoğunluğun “sessiz çığlığı” ayyuka çıktı. İlgililere duyurulur.

Bekir Aydoğan