Çalışma Hayatı: “Şimdi Sırası Değil” Rejimi

İşyerlerinde en sık duyulan cümlelerden biri şudur: “Şimdi sırası değil.” Zam istemenin sırası değil. İtiraz etmenin sırası değil. Hakkını aramanın sırası değil. Bu cümle, açık bir yasak içermez. Ama çok güçlü bir mesaj verir: Bekle. Sabret. Katlan. Böylece insanlar, kendi hayatlarını ertelemenin erdem olduğuna ikna edilir. Bu da gündelik olanın içindeki politik olandır. Baskının bağırmadan, yasaklamadan, ceza vermeden işlemesi.

Dayanışma Neden Süreklileşmez?

Dayanışma, bu düzen için tehlikelidir. Ama yalnızca sürekli ve örgütlü olduğunda. Bu yüzden dayanışma, felaket anlarında teşvik edilir. Depremde, yangında, büyük kazalarda… Ama gündelik hayatta, aynı dayanışma “sorun çıkaran” bir davranışa dönüşür. Bir işyerinde dayanışma = huzursuzluk: Bir okulda dayanışma = disiplin sorunu: Bir mahallede dayanışma = “politikleşme”: Böylece insanlar yardımlaşmayı öğrenir ama birlikte itiraz etmeyi öğrenemez.

Küçük İtaatler, Büyük Düzen

Bir çocuğun susması, bir işçinin boyun eğmesi, bir ailenin razı olması… Bunlar tek tek bakıldığında küçük görünebilir. Ama büyük düzenler, tam da bu küçük itaatlerle kurulur. Gündelik olanın politikliği burada yatar: Hayatın sıradan akışı içinde, bize fark ettirmeden öğretilen kabullerde. Biz farkında olmadan, öğrenilmiş çaresizlik deyimini bize öğretmediler mi?

Görmek, Adını Koymak, İtiraz Etmek

Gündelik hayatı politik olarak okumak, her şeyi sloganlaştırmak demek değildir. Aksine, “bu neden böyle?” sorusunu sormaktır. Çünkü adını koymadığımız her şey, kader gibi görünür ve kader gibi görünen şeyler, en zor değişenlerdir. Bu yüzden gündelik olanın içindeki politik olanı görmek, yalnızca bir analiz meselesi değil; bir özgürleşme ihtiyacıdır. Büyük dönüşümler, bazen büyük meydanlarda değil; küçük kabullerin reddedildiği anlarda başlar.

Unutulmuş ama onurlu ve doğru bir devrimci, adı yazdığı kitaplarda saklı kalmış buna karşın yalnızlığa sığmayan yazar, Ali Şeriati’nin sözünü burada hatırlama ve hatırlatma zamanı. Ayrı dünyaların insanları da olsak duruşuyla ve kalemiyle insanlığa ışık olmaya çalışan o büyük yazar ne diyor oğluna yazdığı son mektubunda; “İhsan: Anladığım kadarı ile sona doğru gidiyorum. Kendimde ihtiyarlık ve zayıflığı daha çok hissediyorum. Bu durumum beni kafesten çıkmaya zorluyor. Buna girişince de kanatlarım kırılıyor vücudum kan ve yara içinde kalıyor, nefesim kesilerek düşüyorum. Duvarlar daralıp, tavanlar alçalıp pencereler sıkıştırdıkça, kaygan bir çukura düşmüş bir karınca gibi oluyorum.

Dertler çok ağırlaşmış, benim harikulade gücüm tahammül edemez olmuş, dert tanelerini toplamak için sabrım kalmamış ve yine iç dünyamın dışında her şey, bir takım hederler, siyahlıklar, kirlilikler, kötülükler, facialar, musibetler, düşüşler, harabeler, sel, deprem, kıtlık, kölelik, yabancılık, kendinden kopmalık, vesvese…” “Her neyse şimdilik, yazmak, söylemek, çalışma, sorumluluk, araştırma, önderlik, fikir, ilim, ıslah ve irşad benim için söz konusu değildir. Böyle olunca da yaşamak benim için olanaksızdır. Şimdilik benim için sorun “olmaktır” ki, onda öyle bir sıkışmışım ki, nefes almak bile zor oluyor bana. Yaşadığım her gün bana büyük bir dert olmuştur ki, sadece onu gidermek için uğraşıyorum.

Yazıyı O’nun sözleriyle bitirelim; Sizi rahatsız etmeye geldim. Sizi rahatsız etmeye geldim çıkışı, onun tüm entelektüel misyonunun ve "devrimci sosyoloji" anlayışının bir özetidir. Şeriati bu sözü, sadece bir nezaket ifadesi ya da basit bir kışkırtma olarak değil; uyuyan bir toplumu uyandırmanın "şok terapisi" olarak kullanır. O hep rahatsız yaşadı, benimde rahatsız yaşamama vesile oldu. Lütfen sizde rahatsız yaşayın!

Ercan EROĞLU Eğitim Bilimleri Uzmanı, Araştırmacı

[email protected]