Ölülerin sevgiyle anıldığı,
Yaşayanların sevgisizlikten öldüğü
Bir gezegende yaşıyoruz.

Ne kadar acı, değil mi?
Sevmek, sevilmek ve kıymet bilmek için,
İlla da ölmek mi lazım.

Yanımızdayken oralı olmazken
o sevgisizlikten ölüyordu.

Halife Salih der ki;
“Çiçekler toprağın altındakiler için değil,
Üstündekiler için kokar.
Mezarlıklara götürülen en güzel çiçekler,
Belkide zamanında verilmemiş olanlardır.”

Şeyh Nasrullah der ki;
“Sevgi, taze yenmesi gereken bir rızıktır.
Bayatlayınca zehirler, geç kalınca öldürür.
Ölmeden sevin, ölmeden sarılın.
Sevginin son kullanma tarihi nabız durduğunda doluyor.”

Pişmanlıklar, gideni geri getirmiyor.
Hayat, ıskaladığımız pişmanlıklar mezarlığına dönüşmesin”.

Yarın söylerim. Haftaya giderim.
Bir dahaki sefere sarılırım.
İlk o arasın diyoruz.
Oysa ölümün takvimi yok.

Özgür Yıldırım der ki;
“Kır şeytanın bacağını,
Bırak bir kenara nefsi emareni,
Yen artık şu gurur ve kibrini
Ölünce sevilmek kimin işine yarar?
Soğumuş bir ten hissetmez sevgimizi.
Öldükten sonra sevmek ve sevilmek
kime ne kazandırır?”

Belki de bu yüzden
en çok mezarlıklarda ağlarız.
En derin özlem sözleri söyleriz.

Yaşayanlar sevgisizlikten ölüyor.
Hayattayken görmezden geldiklerimizi,
Öldükten sonra yüceltiyoruz.
Mezarlıklara taşıdığımız çiçekler
belki de zamanında verilmemiş sevgilerdir.
Mezar başında söylenen güzel sözler
geç kalmışlığın itirafıdır.
Belki de asıl soru şu;
Sevdiklerimizin kıymetini
neden hep öldükten sonra anlıyoruz?
Selam ve dua ile…