1970’li yılların sonlarına doğru birçok toplum derin bir politik kutuplaşma yaşıyordu. Sol ve sağ, iki ayrı dünya görüşü olarak örgütlenmişti. Bir yanda sınıf mücadelesi, kolektivizm ve eşitlik talepleri; diğer yanda milliyetçilik, anti-komünizm, geleneksel otorite, mülkiyet hakkı ve muhafazakâr düzen vardı. Bu kutuplaşma yalnızca parti programlarında değil; üniversitelerde, sendikalarda, sokaklarda, kahvehanelerde, hatta aile sofralarında bile kendini gösteriyordu. Sokaklar ideolojik kampların mücadele alanına dönüşmüş, okullar cepheleşmiş, sendikalar siyasallaşmış, basın iki kutba ayrılmıştı. Gençler derneklere, gençlik kollarına, hatta silahlı gruplara katılıyor; “devrim” ya da “vatan” uğruna can veriyordu. Kutuplaşma o kadar yoğundu ki toplum, adeta “biz”i tanımlayabilmek için “onlar”a ihtiyaç duyuyordu.
İşte tam bu noktada tarihsel bir kırılma yaşandı: Depolitizasyon dönemi. Bu süreç yalnızca baskı yoluyla değil, aynı zamanda ekonomik dönüşümle de pekiştirildi. Askerî yönetimden sivil yönetime geçiş, neoliberal reformlarla birlikte yürüdü. Kamu iktisadi teşebbüsleri özelleştirildi, ithalat serbestleşti, ihracat teşvik edildi ve tüketim toplumu bilinçli olarak inşa edildi. Karizmatik sivil liderlerin önderliğinde “para kazan, tüket, zengin ol, köşeyi dön” anlayışı, eski ideolojik kamplaşmanın yerini almaya başladı.
Aradan yıllar geçti. Bugün ise farklı bir kutuplaşma biçimiyle karşı karşıyayız. Her seçim, her toplumsal olay, her tartışma sosyolojik bir ayrışmaya dönüşüyor. İnsanlar birbirlerini kolayca hainlikle, ihanetle veya düşmanlıkla suçlayabiliyor. Medya da bu ayrışmanın bir parçası hâline geliyor; bir taraf “ana akım”, diğer taraf “alternatif” olarak tanımlanıyor.
Oysa kutuplaşmanın bedelini hep birlikte ödüyoruz. Toplumsal güven azalıyor, ortak akıl zayıflıyor, eğitimden sağlığa, çevreden ekonomiye kadar birçok konuda ortak politikalar üretmek güçleşiyor. Demokrasi yalnızca seçimlerden ibaretmiş gibi algılanıyor; seçim sonrasında ise toplumun bir kesimi diğerinin meşruiyetini sorgulamaya başlıyor. Bu durum, demokrasiyi içten içe zayıflatan önemli bir tehlikedir.
Bugün başını siyasetin çektiği, sosyal medyanın büyüttüğü, yazılı ve görsel medyanın sürekli gündemde tuttuğu birçok tartışmanın tarafı hâline geliyoruz. Dört aylık bir hafızayla yaşadığımız bu çağda, ülkemize ve insanlığa hiçbir katkısı olmayan tartışmalarla zaman kaybediyoruz. Her gün yeni bir gündem, yeni bir kavram ve yeni bir ayrışma üretiliyor. Sürekli siyah ile beyaz arasında tercih yapmaya zorlanıyoruz. Günün sonunda ise kazanan olmuyor.
Yıllardır tarihe mâl olmuş şahsiyetleri birbirleriyle yarıştırıyoruz. Kelimeler ve kavramlar üzerinden toplumumuzu gerecek tartışmalar yürütüyoruz. Oysa bunların ülkemize ne kazandırdığını kendimize sormamız gerekir.
Artık millet olarak bu gereksiz tartışmaları geride bırakmalı, bu ülkenin gerçek sahibinin millet olduğunu yeniden hatırlamalıyız. Siyasetçiler, Türk milletine hizmet etmek üzere milletten vekâlet alan kişilerdir. Başarılı oldukları sürece takdir edilir, başarılı olamadıklarında ise millet sandıkta kararını verir.
Türk milleti, gelişmiş ülkelerin vatandaşları kadar değerli ve daha iyi şartlarda yaşamayı hak eden büyük bir millettir. Boş tartışmalar yerine kendimize şu soruları sormalıyız:
Neden kişi başına düşen millî gelirimiz daha yüksek olmasın?
Neden eğitimde ve sağlıkta dünyanın en gelişmiş ülkeleri seviyesinde hizmet almayalım?
Neden çocuklarımız gelecek kaygısı yaşasın?
Neden kurumlarımız iktidarlara göre şekil değiştirsin; güçlü ve kalıcı kurum kültürleri oluşturmayalım?
Bugün çevre kirliliği, iklim değişikliği, salgın hastalıklar, göç ve ekonomik belirsizlikler gibi küresel sorunlar, birlikte düşünmeyi ve ortak hareket etmeyi zorunlu kılıyor. Ancak içinde bulunduğumuz kutuplaşma iklimi, ortak çözümler üretmemizin önündeki en büyük engellerden biri hâline geliyor. Siyasal alandaki kutuplaşma topluma yansıyor, toplumdaki ayrışma da siyaseti daha da keskinleştiriyor.
Artık sevgi dilini, saygıyı ve birbirimizi dinleme kültürünü hâkim kılmak zorundayız. Çünkü farklı düşünsek de aynı ülkenin insanlarıyız.
Birlikte Türkiye’yiz.
İyi haftalar, sağlıklı günler diliyorum.