“ Böyle bir çağın insanı olmak, imtihan olarak hepimize yeter…” ( Cahit ZARİFOĞLU)
Tek tipleşme; herkesin birbirinin aynısı olması, farklılıkların yitirilmesi, sıradanlık, tek düze olmak. Değişik ve kendine has olan tüm özelliklerden uzak kalmak.
Düşüncede, davranışta, zevkte ve tavırda aynılaşma. Peki, bu mümkün olabilir mi hayatımızda? Şimdi hep beraber seyredelim, günümüz insanının halini…
Modern çağın insanının hayat tarzını incelediğimizde, karşımıza çıkan ilk şey sıradanlık oluyor. Yoğun bir iş yükü ile beraber toplumu içine hapseden tek düze bir yaşam şekli karşılıyor bizleri.
Anne ve babanın çalışıp para kazanmanın derdine düştüğü, çocukların küçük yaşlarda kreş ile tanıştığı bir yapı. Neredeyse toplumun çoğunluğunun gündelik hayatı hep bu şekilde işliyor.
Ebeveynler de çocuklar da evden uzakta kalmış durumdalar. Toplumun model hali olan aile mefhumu ise ciddi bir tehdit altında. Yabancılaşma yaşıyor aileyi oluşturan tüm bireyler.
Öncelikle kendine yabancı, kendinden bihaber yaşıyor. Kendinden habersiz yaşayan bir kişi olarak yüklendiği roller de doğal olarak üstüne iğreti duruyor. Kendini tanıyamamış bir kadının anneliği çıkıyor sahneye ancak vahim bir sonuç, hüsran.
Annelik ayaklar altında maalesef oysa baş üstünde olması gerekirdi. Kendinden bihaber baba karakteri için de durum pek faklı değil aslında, sorumluluk almak istemeyen, her istediği olsun isteyen prenses erkekler türemiş durumda.
Dağ gibi sırtımızı yasladığımız baba örneği ise Kaf dağının ardına saklanmış. Kadın fıtratından uzaklaşıp yedek bir erkek haline dönüştürülmek istenirken erkek ise erklik özellikleri yok edilerek yedek bir kadına dönüştürülmek isteniyor. Bu paranoyakça akımlar yüzünden ise en çok etkilenen masum çocuklar oluyor.
Aile bilincinden ziyade şehvetin kurbanı olan evlatlar anne-babaları hayatta olduğu halde yetim ve öksüz kalmış durumdalar.
Kendini gerçekleştirmemiş bir kadın ve bir erkeğin dünyaya getirdikleri yavruları, modern çağın girdabında eziliyor. İşin tuhafı, toplumun genelinde bu yaşanırken her şey normalmiş gibi gösteriliyor.
Çağın hastalığı ise tek tipleşme, herkesin aynı şeyleri giymesi, yemesi isteniyor. Aynı mekânlarda yemek, aynı markaları kullanmak, aynı müzikten zevk almak, aynı sanat dalı ile uğraşmak, aynı yerlere seyahat etmek…
Farklılıklarımızdan sıyrılmak, tek düze bir yaşamı tercih etmek, kendimizden uzaklaşmak, kendimiz dışında olmak, yabancı biri gibi yaşamamız isteniyor.
Sanki robotlaştırma provası yapıyoruz, yapay bir hayatı sindirmemiz, her işimiz de sanallaştığımız gibi hayatımızda da sanallaşmamız bekleniyor.
Bir üst akıl, bunun olması için tüm argümanları hazırlıyor ve piyasaya sürüyor. Tuhaf olan ise toplumun genelinde kabul görüyor bu saçma sapan akımlar, sürü psikolojisi ile insanları içine çekiyor.
Ve ortaya çıkan sonuç; sokaklarda aynı renleri giyen genç kızlar, moda diye aynı saç modelini yapan erkekler, sırf herkes katılıyor diye gidilen meşhur kurslar, neredeyse bedenleri dahi aynı hale gelmiş kadınlar, kendine yabancılaşan insan yığınları…
Kurulan tuzak işe yarıyor demek ki, farklılığı ile dikkat çeken, kafa tutan, karşı çıkan, bir fikri olup hayata geçiren insanlara hasret kalmış durumdayız.
Tabi bu gücü elinde tutup insanları yönetmek isteyenler için cazip bir fırsat. Tek tipleşen insan, sıradanlaşıyor ve kendindeki gücü unutuyor, sonuç mu modern kölelik toplumlara hayırlı olsun!
Sözün özü; “ Hakikat şu ki; kapı da sensin anahtar da.
Kendinden geç, kendine gel.” ( MEVLANA)
Sevda ÇEVİK