Ben Ardahan’lıyım, Erzurum’luyum, Ağrı’lıyım, Artvin’liyim, Trabzon’luyum, Muş’luyum, Bitlis’liyim, Van’lıyım, Çorum’luyum, Yozgat’lıyım, Bayburt’luyum, Kütahya’lıyım. Ben göçmenim, Ahıska Türk’üyüm, Afgan’ım, Suriye’liyim…

Hepimiz ayrı ayrı diyarlardan ayrı ayrı sebeplerle ve acı hikayelerle İnegöl’e geldik.

Hepimizin birbirinden dramatik ayrı ayrı acı bir hikayesi var omzunda, hiç inmeyen. Ve hiç dinmeyen bir trajedisi var ruhunun en dehlizlerinde.

O yüzden hepimiz çok kırılgan ve çok hassasız.

Kimimiz töreden, kimimiz kan davasından kimimiz savaştan, kimimiz beladan, kimimiz açlıktan-ekmek davasından ve kimimiz değerlerimizi, kültürümüzü ve inancımızı korumak ve yaşatmak için yollara düştük, İnegöl’e sığındık.

Binbir çeşit çiçek bahçesi olduk.

Ancak hepimizin omuzunda saklı bir hikayesi var. Hepimizin omzunda geçmişin yükleri, travmaları ve acıları var. Kabuk bağlanmamış yaraları var.

Hepimizin ortak paydası ise mağduriyet.

Mağduriyet, bize mecburiyet; mecburiyet de bize mahrumiyet getirdi.

Memleketimizde bir sebepten mağdur olduk. Bu mağduriyet ise yollara düşmeye mecbur bıraktı bizi…

İşte bu mağduriyet ve mecburiyet, bizi sadece memleketimizden, yerimizden yurdumuzdan etmedi.

Hepimizi okuldan, eğitimden etti.

Evimizden, memleketimizden olduk, eğitimden mahrum kaldık.

Mağduriyetimiz ağır basınca okumadık, okuyamadık, okumaya sıra gelmedi. Yaşadığımız belalar ve ekmek davası okumaya aman vermedi.

Hepimiz susuzluktan çatlamış toprak misali eğitime susamış insanlarız.

İnegöl, fark gözetmeksizin bir baba gibi hepimize kucağını açıp sahip çıksa da kimimiz kendini bilmeyen patronlara, bir çocuğumuz bağıran, çağıran ustalara ve yöneticilere denk düştük.

Çalıştığımız fabrikalarda eğitim dili ile kimse bize bişey anlatmadı, öğretmedi. Gelen bağırdı, giden bağırdı. Çünkü onlara da hep bağırılmış…Ustalarımız ve yöneticilerimiz bize bağırarak konuşunca biz de bunu doğru sanıp çocuklarımıza, eşimize bağırdık.

Evde huzur bulmayınca işyerine mutsuz, işyerinde değer görmeyince eve öfkeli gidip geldik.

Nereden bilebilirdik bağırınca eşimizle ters düşeceğimizi, çocuğumuzu sokaklara kaptıracağımızı… Ailemizin darmadağın olacağını…

Bir de geldiğimiz köylerin, kasabaların mahallelerin ve çocukluğumuzun dışarısı ile buranın ve bu zamanın dışarısını aynı olmadığını çocuklarımızı sokaklara kaptırınca anladık.

Meğerse bizim zamanımızda dışarıda oyun oynamak, günümüz dışarısında ise çocukları oyuna getirip uyuşturucuya teşvik etmek varmış.

Sandık ki bizim çocukluğumuzda eğlendiğimiz gibi eğleniyorlar çocuklarımız. Sokakların eski sokaklar olmadığını çocuğumuzu sokaklara, uyuşturucu çetelerine kısacası kötü alışkanlıklara kaptırınca anladık.

Çocuklarımızın dilinden anlamadık. Daha doğrusu onların anlayacağı dilden onlarla konuşmadık. Günümüz dili ile çocuğumuzla iletişim kurmayı beceremedik…
*
İntiharların olması, suç ve boşanma oranlarının artması elbette sebepsiz değil.

İnegöl belediyesi bu bağlamda bir çok önemli çalışmalar yürütmekte. Aile çalıştayı, aile eğitimleri ve son günlerde yaşanılan olaylara bakınca da bu yılın “Gençlik yılı” ilan edilmesi çok iyi ön görülmüş bir karar. Ancak daha da kapsamlı, etkili, kolektif ve rutin çalışmalar gerekmektedir.

Zira işyerlerinde ve aile ortamında hatta kurum kuruluşlarda var olan dikenli ve korku dili değişmelidir. Bağırmak yerine, bağ kurma anlayışı geliştirilmelidir. Bağırma, çağırma kısacası korku dili; iletişimi bitiriyor, toplumu zehirliyor. İnsanları şiddete teşvik ediyor.

Öncelikle Ticaret-Sanayi odası, Esnaf-Sanatkarlar odası, bütün sivil toplum kuruluşları ve milli eğitim ile işbirliği sağlanarak iş ve insan ilişkileri, iş hayatında ve aile içi iletişim, kısacası kişisel gelişim ve aile-çocuk eğitimleri yaygınlaştırılmalıdır.

Aksi taktirde aile ve kurum kuruluşlarda var olan sorunlu ve üstenci dil değişmedikçe sokağın dili değişmez. Sokaklarda küfür bitmez. Gençler, bizi üzmeye devam eder.

Okullarda, iş yerlerinde ve kurum kuruluşlarda “Temiz dil” kampanyası başlatılabilir.

Özellikle fakrikalar üzerinden fakrika çalışanlarına, kişisel gelişim ve aile eğitimleri, okullar üzerinden de veli eğitimleri planlanmalıdır.

Toplumun geleceği için toplumun temel çekirdeği olan aileyi öncelemeliyiz. Korumalıyız. Anne babalara aile birliği, aile saadeti dahası çocuklarla günümüz şartlarına göre ve zamanın ruhuna uygun nasıl bir tutum ve yaklaşım içinde olunması gerektiği ile ilgili eğitimler verilmelidir.

Böylece İnegöl’lülerin ortak paydası mağduriyetin getirdiği mahrumiyet, aile içi ve iş hayatında iletişim eğitimleri ile bir nebze de olsa giderilmiş olur.

Unutmayın ki, bazen içten, samimi tek bir kelime bile umut olur, hayat kurtarır. Ve sıcak bir el, bir dokunuş mağduriyet giderir.