Ders dönemi bitmiş yazılılar başlamıştı. Liseli genç, her gün gireceği sınavlara bir gece öncesinden yoğun çalışmayı adet edilmişti.

Senenin son sınavı edebiyat dersiydi. Sınavda hangi konulardan sorular çıkabileceğini tahmin etmesi zor değildi. Çünkü meraklı arkadaşlarının ısrarlı soruları sebebiyle hocalar konu başlıklarını söylemişti.

“Derslerine sıkı çalıştığı bir sınav akşamında çok sevdiği arkadaşına çıkabilecek soruları söyledi.”

Cümlesinin öğelerini bulmakla başlamıştı. Çalışma kağıdına cümleyi tekrar yazmak yerine “söyledi” kelimesinin altını çizdi ve yüklem yazdı.

Sonra özneyi bulacak soruyu yöneltti. Söyleyen kim? Cevap, üçüncü şahıs yani “o” yazdı cümlenin baş tarafına. Altına gizli özne notunu düştü. Ne söyledi, sorusuyla nesneyi aradı.

“Çıkabilecek soruları”, öznenin yaptığı işten etkilenen nesneydi. Ne zaman yapmıştı bu işi? “Derslerine sıkı çalıştığı bir sınav akşamında” zaman bildirdiği için zarf tümleci yerine Z. T. yazdı kısaca. Kime söyledi sorusunun cevabı ise ismin e halini almış dolaylı tümleç olduğunu biliyordu. B.T. yazdı.

Böylece cümlenin “zarf tümleci, dolaylı tümleç, belirtili nesne, yüklem” öğelerinden oluşan bir cümle olduğunu okunur bir şekilde yazdı.

Sonra yazım yanlışlarına çalıştı. Kibrit yerine kirbit, yalnız yerine yanlız gibi yanlış yazılan kelimelerin yanında hissetmek, rica etmek gibi birleşik yazılan ya da ayrı yazılmak durumunda olan kelimelere de göz attı.

Çok rahat bir şekilde kurallı birleşik yazılan kelimeleri yakalayabiliyordu. Ama anlamları değişerek bir araya gelen kelimelerin yazımı bazen dikkatinden kaçıyordu. 15 dakikalık bir tekrar, bu konuda gelebilecek sorulara ilaç gibi geldi.

Dönem başında görmüş oldukları edebi akımları da bir hatırlamak istedi. Akıl ve sağduyuya değer veren, konularını tarihten ve mitolojiden alan, kahramanları kral, kraliçe, Tanrı, tanrıça olan klasisizm yazan paragrafın altını çizdi.

Akla karşı çıkıp duyguyu ön plana alan, yazarların kendi kişiliklerini gizlemediği romantizm akımını da kendine çok yakıştırdı.

Romantizmin duygusallığından sıkılmış sanatçıların, hayatın gerçekliğine demir attığını, gözleme dayalı bir yöntemle kahramanın davranışlarında etkili olan çevrenin yani mekanın betimlemesinin realizm akımında olduğunu göz ardı edemezdi.

Realizmin komşusu olan şiirdeki gerçekçilik parnasizm, deneysel mantık üzerine gerçekliği oturtturan natüralizm artık ezberindeydi.

Fakat en çok sevdiği dış dünyadaki olayların/manzaraların insan ruhuna aksettiği ve öylece dile geldiği Fecr-i Ati döneminin bir numaralı akımı “sembolizm” unutulacak şey değildi. “Her akşam camlarında yangın çıkan Üsküdar” diye hocasının verdiği gün batımı manzarasını izler gibi olmuştu o derste.

Türk edebiyatının İslamiyet'in etkisinden yavaş yavaş sıyrılıp Batı edebiyatı etkisini ilk defa dümen karışını Tanzimat edebiyatında görmüştü. Sadece şiirin konularını değiştirebilen Şinasi, Namık Kemal, Ziya Paşa gibi Tanzimat sanatçılarını biliyordu.

Şiirde aruzu, nazım birimini, şiir dilini değiştirememişlerdi ama topluma empoze edecekleri eşitlik, hürriyet, adalet gibi kavramları o eski biçimlerle anlatmayı denediler.

AHMET TAŞTAN