İnegöl’de bazı evlerin kentsel dönüşüme girmesi sebebiyle boşaltılması gerekiyordu. Bu evlerde ikamet edenlerden biri de emekli İmam Hatip Lisesi hocalarımızdan biriydi.
Onun vefat etmesi ve ailesinin evi değiştirecek olması sebebiyle hocamın kitaplarını derneğimize aktarmıştım. Kütüphanemize koyabilecek yer kalmayınca isteyenlere beğendikleri kitabı hediye olarak alabilirsiniz dedim.
Ben de 1982 yılında kaleme alınmış Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları arasında çıkan Hamdi Mert'in yazdığı “Bizi Yaşatanlar” isimli kitabı alıp okuyayım dedim bir çırpıda.
Çünkü sayfalar boyunca seyrek satırlara dizilmiş cümleleri görünce çabucak okunabilecek bir kitap zannettim. Lakin ikinci yazılı günleri yaklaşınca “belgesel roman” tadında olan kitap biraz vakit aldı.
Kahramanımız Ahmet Ağa idi. Gençken askerde vurulmuş ve uzun zaman tedavi altına alınmadığı için sol kolu tamamen kangren olmuş halde zor bela hastaneye yetiştirmişlerdi.
Doktorlardan biri “şu tarafa götürün, dinlensin!” deyince ölüme terk edildiğini anlamıştı ama yapacak bir şey yoktu. Fakat diğer bir doktor, “biz sonuna kadar tedavi etmek zorundayız.
Tedavi ederken vefat ederse zaten yapacağımız bir şey yoktu!” deriz diyerek riski göze aldı ve onbaşı olan Ahmet'in sol kolunu kökten kesti.
Beş ay hastanede kalan ve çolak bir şekilde hayatına alışmaya çalışan Ahmet köye döndü. Ailesiyle beraber büyük bir yaşam mücadelesine girişti.
Kısa zaman içinde inançlı, imanlı, vatanını, milletini seven; toprağına hizmet etmekten gurur duyan bir insan haline gelmişti. Bunu hayatını kurtaran doktorun, “ Ahmet oğlum, Allah sana ikinci hayatı bahşetti. Sen de bundan sonra hayatını hayır hasenatla devam ettireceksin!” sözünü şiar edinerek yaşadı.
Anamur bölgesinde yaşıyordu ve ilk muz bahçesini orada kurdu. Kendi bölgesine uzaktan su arkları yaptırarak sulama çalışmasını başardı. On tane köyü etkileyen ve ulaşılmaz denilen yerlerden yol geçirecek planları yaptı, köylüleri ikna etti, yetkililerden destek aldı gece gündüz dağlardaki çadırlarda kalarak büyük bir başarıya imza attı.
Artık maddi olarak varlıklı ve çevresinde itibar sahibi bir insandı. Bir şeye inandığı mı bütün gücüyle, kuvvetiyle onu yapmaya çalışırdı ve sonunda başarırdı. Köylülere, muhtara, valiye kadar sözü geçen “nüfus sahibi” bir insandı.
Hatta bir defasında iki millet birbiriyle kavga ettiği zaman jandarma komutanı ona haber salmış onun bilgece tutumu ve akıllı yardımıyla bu kavgayı bitirmiş, hatta yıllarca kavgalı olanları kardeş yapmıştı.
Sonra köyüne bir cami yaptırdı arkasından yatılı bir Kur'an kursu. Onu da binası yapılmamış ama kadrosu alınmış ilkokul olarak kullanılmasına müsaade etti hocasının fikrini alarak. Daha sonra ilkokulun yapılmasına da öncülük etti.Hem dini eğitime hem de resmi eğitime değer verdi.
Kendi çocuklarını ve diğer çocukların bazılarını Adana'da açılan İmam Hatip Ortaokuluna; sonrasında İmam Hatip Lisesine gönderdi. Onların “yüksek ilim tahsili” için ilahiyatlarda okumasına vesile oldu...
Hayatının sonlarına doğru ailesi ile yaşadığı ve birçok emaneti de sakladığı konağını -kendisi içindeyken- yaktı zalimler. Fakat o yine de hayır hasenat yapmaktan geri durmadı.
Yine aynı dönemde, Kur'an kursuna kadro geldiğini duymuştu. Yeni hedefi ise bölgeye bir kız Kur'an kursu yapmak ve oraya kadro almak idi.
Yöresel kelimelerin bulunduğu, sade akıcı bir üslupla yazılmış olan kitap, bize Anadolu insanının nasıl hayırsever olduğunu ve ahlaklı, edepli, namazlı niyazlı insanların, “toplumun önünde” olduğu zaman o bölgede aşılmayacak engelin kalmadığını gösterebilen nadir kitaplardan bir tanesiydi.
Gerçek bilgilere dayanan ve hayırsever insanların mütevazı hayatını anlatan böyle kitapları okumak insanı geleceğe dair umutlu kılmaktadır.
İşte kitaptan bir kaç cümle:“Artık Ahmet gerçekten kurtulmuştu fakat bir iç ezikliği vardı üzerinde. Kolu kesilmişti ya ne diyeceklerdi kendisine? Kolsuz mu, çolak mı? Herkes kendisine acıyacaktı. O ise başkalarınca acınmayı hiç sevmezdi. Allah'a inancı tam ve sağlamdı.
İbtidaiden sonra Rüştiyeye gidememiş fakat iddiaya göre hocası Emin Efendi’den iyi bir din terbiyesi almıştı. Ayrıca rahmetli babası Mahmut Sipahi sağlam bir mümindi. Bütün çocuklarına dürüst insan yaşama örneğini göstermişti.
-Sana olur olmaz sözler söyleyecekler. Bazısı acıyarak, bazı kıskanarak. Şubene git, müracaat et. Devlet sana malullük maaşı bağlayacak. Anladın mı?
-Evet efendim bu paraları sefahatte eğlencede müskiratta harcamayacaksın. Bununla köyünün yıkıklarını yapacaksın yoluna suyuna desek olacaksın. Anladın mı? -Sağ olun efendim.
-Seni bana, Allah hediye etti, ben de millete hediye ediyorum. Sen ölmüştün, “şehit” diye anılacaktın Allah tekrar hayat verdi de “Gazi” oldun. -Evet efendim.
-Allah seni yeniden niçin hayata gönderdi bir vazifen var. Görülecek işlerin var. Onlar için gönderdi. Bunlar böyle yapmazsan vazife kaçağı olursun. Sana hakkımı helal etmem seni buradan takip edeceğim. Göreyim seni.
Köyde bir olay sonrası şu cümleleri söyledi; Ahmet Ağa kızdı: “Bana bak! dedi Kara Süleyman’a, “Sen adam değilsin zaten! Babam hepinizin büyü idi. Hayatında iyilikten başka bir şey düşünmedi.
Bir haksızlık gördüğü zaman derhal müdahale ederdi. Sen ne yaptın? O bu sözleri söylerken ağzını kıramaz mıydın? Hiç olmazsa söylediklerini geri aldıramaz mıydın?”
Bu kadar sade ve akıcı bir dille yazılmış eseri tanıyın istedim o kadar.
AHMET TAŞTAN