Osmanlı'nın en büyük padişahının Fatih Sultan Mehmet olduğu çok kez altı çizilmiş ve imparatorluğun ikinci bânisi/kurucusu olarak ilan edilmiştir. Kitabın başında “tarih”in “geçmiş” bir şey olmadığını ve her daim yaşandığı tekrar vurgulamış.
Kendi tarihini bilmeyen gençlerimizin alçaklık kompleksi yaşadığı vurgusu çok yapılmış. Zira yazarımız kitabın bir yerinde bu komplekse kapılmadan Amerika'da eğitim aldığını gururla ifade etmişti. Kitabın her konusunda kullandığı ortak cümle şudur desek yanılmayız.
“O dönemde Osmanlı devleti yeteneğin değer gördüğü, zulmün olmadığı, refah dolu, en güçlü devlet olarak algılanıyordu. Aynen Roma ve bugünkü ABD gibi dünyadaki en iyi en güzel, en rahat, en zengin yer gibi bir imaja sahipti.”
Bahsettiğimiz kıyaslama bu cümle içinde olduğu gibi verilmiş. Bir de bölüm başlarında bazen konuya giriş yapmadan insan ya da bir şirket üzerinden ele alıp devletlerde de böyledir, diyerek giriş yapması dikkatimi çekti:
“Bir küçük dükkan veya ofis düşünün... Çalışan sayısı azdır. Belki 3-5 kişi... Orada şefin veya patronun çalışanlarla iletişim kurması daha kolaydır. Siz bir de kocaman imparatorluklar düşünün milyonlarca kilometre karelik ülkeyi milyonlarca değişik inanç, meslek, ırk, bölge, beklenti sorun insanlarını...”
Bu örnek cümleyle de sanırım meseleyi açıklamışızdır. Ayrıca güncel olduğundan vergi konusu beni çok etkiledi. Çünkü siyasi hakimiyet kurmak için, vergilerin doğru, anlamlı ve dürüst bir şekilde toplanması gerektiğinden bahsetti. “Vergi, devleti ayakta tutan ve halkın hizmet almasını sağlayan en önemli kaynaktır” cümlesini buraya not düşelim. Tabii konu hakkında günümüze de ışık tutan cümleler çokça kullanılıyor.
“Tam vergi alamadığınız şirketler kişiler siyasi gücü olanlardır. Eğer vergi vermeyen veya az veren holdinglerden, medya finans ve ticari şirketlerden de hak ettikleri vergiyi almaya başlarsanız, bu sizin siyasi gücünüzün arttığını gösterir.”
Devletin, vergileri artırdığı böyle bir dönemde dikkat çekici bir cümleydi. Sayfanın üst kısmındaki boşluğa “OKUMA ORANI” diye not düşmüşüm. Aradığım zaman çabuk bulayım diye. Şu cümle dikkatimi çekti: “Osmanlı'da kimse okuma yazma bilmiyordu, diyenler Cumhuriyet dönemine bakmak zorundalar. Çünkü Osmanlı'da okuryazarlık hiç ölçülmemişti.”
Zaten anlatmakla bitiremeyeceğim bu hacimli kitabı okumanızı tavsiye ediyor hatta dost meclislerinde bölüm bölüm tahlil edilmesi/ analiz yapılması gerekir diye düşünüyorum. Özellikle azınlıklar bölümünde Tanzimat döneminde kalem oynatan yazarlarımız hakkında öğrendiğim birkaç magazinsel bilgi hiç hoşuma gitmedi. Namık Kemalleri, Tevfik Fikretleri tanıdım farklı bir boyutuyla daha.
Bu kitap, okuyanların ufkunu açacak, dünya olaylarının nasıl geliştiğini daha iyi kavramasını sağlayacaktır. Sözümü bitirmeden önce Amerika'daki Kongre Kütüphanesinin büyüklüğünü ve içindeki kitap ve doküman sayısını duyunca, ne için büyük bir devlet olduğunu anlamış olduk. Bilgi olmadan güç olmaz.Ve Ankara Beştepe'de inşa edilen kütüphane, cami ve o büyük sarayın, yanyana kurulmasının ne manaya geldiğini daha iyi kavramış oldum.
Malumunuzdur ki okurken satırların altını çizmek, kelimeleri daire içine almak, kitabın yanlarına yıldız atmak, soru işareti, ünlem işareti koymak, konu bütünlüğü varsa sayfanın üstüne bir başlık gibi yazmak okuma usulümün artık değişmez unsurları olmuştur. Mümkün olsa da kitabımı göstersem, dediklerimi tek tek izleme imkanınız olur. Biz bunları okurken zalim siyonist İsrail, mazlum Filistin halkını zulmetmeye devam ediyor. Okumalarımız ufkumuzu aydınlatmak için işe yarayacak belki ama bu zulmü durdurmak en önemli işimiz olsa gerek.
AHMET TAŞTAN