Bu yazıyı muharebe meydanında yazıyorum.
Savaşın tam orta yerindeyim.
Yaklaşık elli yıldır süren bir savaş.
Dünya haritalarında görünmüyor.
Hiçbir gazetecinin haber veremediği bir savaştır.
Zafer sevinci henüz oluşmadı.
Mağlubiyetin teslimiyeti de yok.
Top, tüfek, füze yok.
Bu savaşta cephe de yok.
Barış anlaşmaları hiç olmuyor.
Arabulucular da yok.
Bu savaşın adı da yok.
Ama tarafları bellidir.
Bir taraf aklım diğer taraf ise nefsimdir.
Ve bu benim savaşımdır.
Aklım bir mürşid gibi fısıldıyor kulağıma.
Diyor ki "Ey İlhan”!
Allaha iman et. Salih amel işle.
Hakkı ve sabrı tavsiye et.
Kendini ıslah etmeden dünyayı düzeltmeye kalkma.
Hep başkalarının hatalarına odaklanma.
Aynaya bak. Eksiklerini gör ve onar.
Yapacaklarının sonu yok.
Vaktinin çoğu gitti azı kaldı.
Ey ilhan;
Ölmeden önce ölmelisin.
Bunun için illa mezara girmene gerek yok.
Kibrini, egonu ve hırsını toprağa göm.
Mezarlıklar, senin gibi kendisini vazgeçilmez sananlarla dolu.
Rahmetli de 'ben olmazsam olmaz' derdi.
Ey ilhan;
Toprak gibi mütevazı ol ki üzerinde çiçekler açsın.
Kendini ve haddini bilirsen, Rabbini bilirsin.
Eline, diline, beline sahip çık."
Nefsim ise;
Aceleci, Sabırsız, hırslı ve çok acımasızdır.
Her türlü kötülüğü yapmamı istiyor.
Hiç "dur" ve "yeter" demiyor.
O karanlık ses, sürekli huzurumu bulandırıyor.
Bir türlü kurtulamıyorum.
İki zıt kutbun arasında, bitmeyen bir mücadele veriyorum.
Belki de insan olmak tam olarak budur.
Asıl zafer, nefsin karanlığından sıyrılıp imanın aydınlığına sığınmaktır.
Bu bitmeyen mücadelede, yolu sevgiden, hakikatten ve tevazudan geçen tüm yorgun yolculara selam olsun...
Ve ben, bu iki sesin arasında yolunu bulmaya çalışan yorgun bir yolcuyum.
Selam ve dua ile…