Bu yazı gerçek bir hayatta kalma mücadelesinin anısıdır.
Takvimler 2021 yılının mart ayını gösteriyordu.
Dünya, Lübnan’ın başkenti Beyrut’un limanındaki o devasa patlamayı konuşuyordu.
İnegöl’den Mustafa Aksakoğlu ve Nida Menteş ile birlikte, acılara merhem olmak için bölgeye gittik.
Şehir harabeye dönmüştü.
Ekonomi çökmüş, halkın öfkesi sokaklara taşmıştı.
Ancak öyle bir an geldi ki yardım etmeye gittiğimiz o topraklarda yardıma muhtaç hâle geldik.
Başkent Beyrut’tan yaklaşık iki saat uzaklıktaki Sayda şehrindeydik.
Bir telefon geldi; bölgeyi terk etmemiz söylendi.
Kısa bir süre sonra ikinci bir telefon...
Karşıdaki ses bu sefer buz gibiydi ve sert bir şekilde:
“Ekibini topla ve bölgeden derhâl çık!” denildi.
Hazırlanmaya fırsat bulmadan telefonum üçüncü kez çaldı.
Bu kez gelen ses sadece bir uyarı değil, adeta bir terk edilmişlik ilanıydı.
"Artık gerek kalmadı.
Başınızın çaresine bakın ve hayatta kalmaya çalışın."
Bu cümle, bir insanın duyabileceği en ağır veda cümlesiydi.
Öğrendik ki yollar kesilmiş.
Halk sokaklara inmiş, giriş-çıkışlar kapatılmıştı.
Başkent Beyrut kuşatılmıştı ve oraya ulaşmak imkânsızdı.
Tüm eşyalarımız oteldeydi ve otel de başkentteydi.
Uçağımız da oradan kalkacaktı.
Bulunduğumuz yer güvenli değildi.
Adeta iki ateş arasında kaldık.
Panik atağı, şekeri ve tansiyonu olan Nida Menteş ağabeye,
bu durumu izah etmek ve onu ikna etmek hayli zor oldu.
Çünkü Nida abinin rahatsızlanmasından korkuyordum.
Mustafa abi de o gün çok rahatsızlanmıştı. Onu otelde bıraktık.
O da otelde bizim için adeta dokuz doğuruyordu.
Buradan nasıl kurtulacağımızı,
Başkente ulaşıp uçağa nasıl yetişeceğimizi uzun uzun tartıştık.
Allah’ın yardımıyla dâhice bir plan kurduk.
Biraz tehlikeli ve çılgıncaydı.
Tek kurtuluş planımız ambulansla kaçmak ya da kaçırılmaktı.
Protestocuların geçişine izin vereceği tek araç ambulanstı.
Partner kurum, bizi Beyrut’a ulaştırmak için hemen iki adet ambulans temin etti.
Sedyelere uzandık, serumlar bağlandı...
Görünüşte ağır ve acil hastaydık.
Sirenler acı acı çalarak yola koyulduk.
Yedi farklı kontrol noktasında durdurulduk.
Ambulansın içindeki o ağır hava, dışarıdaki isyanın kokusuyla birleşmişti.
Her kontrolde, her seferinde ölüp ölüp tekrar diriliyorduk.
Her seferinde elleri taşlı, sopalı ve silahlı gözü dönmüş insanlar;
Ambulansın içine, tam gözlerimizin içine bakıyordu.
Eğer yabancı olduğumuz, dışarıdan geldiğimiz anlaşılırsa;
Seslerini dünyaya duyurmak için bizi birer "koz" olarak kullanacaklardı.
Kalbimin durma noktasına geldiği o anlarda tek yaptığım dua etmekti.
Onca barikatı ve öfkeyi, o ambulansın siren sesleri ardına gizlenerek aştık.
Sağ salim Beyrut’a ulaştığımızda sadece bir şehre değil,
Sanki hayata yeniden dönmüştük.
Eğer bugün bu satırları yazabiliyorsam;
Yetim ve mazlumların duası ile
Allah’ın açık bir yardımı ile mümkün oldu.
Selam ve dua ile...