Bir Kurban Bayramı daha geride kaldı.
Yollar doldu, oteller doldu, sahiller doldu.
Dondurucu satışları patladı.
Kurban tatil mi- ibadet mi?
Et depolama mevsimi mi?
Yoksa insanın Rabbine teslimiyetinin sembolü mü?
Kurbanın özü ete mi indirgendi?
Sadece boğazlanan bir hayvan mı, yoksa teslimiyet mi?
Biz kurban mı kestik, yoksa hayvan mı kestik?
Biz bu bayramda neyi kurban ettik?
Nefsimizi mi, yoksa sadece bir hayvanı mı?
Kaçı dondurucularda rehin kaldı?
Kaçı gerçekten muhtacın sofrasında ulaştı?
Kaçı bir yetimin yüzünde tebessüm oldu?
Kaç kilo çıktı? Kaçı dağıtıldı?
Ne kadarı derin dondurucuya koyuldu?
Kesilen milyonlarca kurbandan kaçı Allah'a ulaştı
Kurbanın hikâyesinde bıçaktan önce sadakat vardı.
Kan akmadan önce teslimiyet vardı.
Et dağıtılmadan önce adanmışlık vardır.
Oysa hükmü çok açık.
Ne etler ne de kanlar Allah'a ulaştı.
Allah'a ulaşan tek şey takvadır.
Samimiyettir. Fedakârlıktır. Paylaşmaktır.
Kurban, bıçağın hayvana değmesinden önce insanın nefsine değmesidir.
Kurban, kibirin, bencilliğin, hırsın ve dünyanın esaretinin kesilmesidir.
Eğer bayram sonunda derin dondurucular doldu da gönüller boş kaldıysa...
Eğer etler çoğaldı da merhamet çoğalmadıysa...
Eğer sofralar zenginleşti de yoksulun yüzü gülmediyse...
Vay halimize…
Modern dünya, kutsal olan ne varsa içini boşaltıp yerine tüketimi koydu.
Kurban Bayramı, takvimdeki "uzun bir tatil fırsatı" haline geldi.
Elbette dinlenmek, sıla-i rahim yapmak, sevdiklerimizle bir araya gelmek çok kıymetlidir.
Sorun; kurbanı bir tatil rotasına veya kasaplık bir ritüele indirgemektir.
Kurban; Hz.İsmail’in o muazzam teslimiyeti yatar.
Kurban İsmail’ce bir adanmışlıktır.
En sevdiğinden, gerekirse canından geçebilme iradesidir.
Paylaşmanın sıcaklığını hissetmeyen bir kalp,
dondurucudaki o etler kadar soğumuştur.
Selam ve dua ile…