Özer Yılmaz'ın Köşe Yazısı
Yollar var uzakları yakın eder.
Yollar var yakınları uzak eder.
Yollar var hasrete gem vurur.
Yollar var hasrete yol olur.
Güneşin ilk ışıkları Anadolu’yu aydınlatmaya buradan başlar. Ani’ye yaklaştıkça sağda ve solda kalan düzlükler uzayıp gider. Uzaklardan ufka bakıldıkça irili ufaklı dağlar silik birer gölge gibidir. Efsanelerin başrol oyuncusu Ağrı Dağı bile kilometrelerce ötelerde küçük bir tepe olarak görünür. Subatan’ın solundaki Alagöz Dağı bile adeta Ani’yi selamlamak için yaratılmış gibi uzamaktadır. Uzakları yakın eden yollar Ocaklı’yı ikiye bölerek tarihi görevini sürdürerek Ani’ye kadar devam eder. Ani’ye Aslanlı Kapıdan girilir. Özellikle kış beyazının ortasında kırmızıya çalan taşlarla örülü yapıların kalıntıları, kendilerini hemen belli eder. Surların arkasında geniş düzlüğe dağılmış yapılar, zamanın büyüsünü taşıyor gibidir.
İpek yolundan gelen tüccarlarla, taç giyme törenleri için toplanan halkın, kiliselerden yükselen çan seslerini ve upuzun minarelerden yükselen ezan seslerini dinlerken ki hallerini hayalinizde canlandırabilir misiniz?
Dini inançlara ait seremoninin birbirine karıştığı bu durum ne kadar otantik olur değil mi?
Anadolu’nun en uç noktasında Ermenistan sınırını belirleyen Arpaçay’ın yanı başındaki yükseltide yer alan düzlüğe kurulmuştu, İpek Yolu’nun Anadolu’daki en önemli durağı olan Ani...
İpek Yolu sadece tüccarların değil, aynı zamanda doğudan batıya ve batıdan doğuya bilgelerin, orduların, fikirlerin, dinlerin ve kültürlerin de yolu olmuştu. Ani’yi kendisine yurt edinmek isteyen yiğitler, haksızlıklara başkaldırdı. Adaletin kılıcı, gücün kralı oldu. Şehitlerin ana kucağı olan yöre, vatan oldu töreyle. Töreyi bilen oldu baş, bilmeyenin doldu gözleri yaş, töreye uymayanın başı oldu taş.
Giray, Ani yöresinde bey oğlu beydi, hayat felsefesini doğruluk ve insanlık üzerine kurmuştu. Tebaasında bulunan insanların dertleriyle dertlenir, mutluluklarıyla mutlu olurdu. Hakka, hukuka, adalete çok inanırdı. Kul hakkını asla yemezdi. Allah’ın “Benim huzuruma kul hakkıyla gelmeyin,” sözünü yaşamının miğferi yapmıştı. Bir ilkbahar günü, seher zamanı doğanın dirilişine şahitlik yapan güneşin altın sarısı ışık demeti, yeryüzüne doğru akmaya başlamıştı. Güneşin doğuşunu seyretmek, ona her zaman mutluluk verirdi.
Giray uzun boyluydu, kaslı fiziğe sahipti, göz çukurlarının içinde siyah zeytin varmış gibi gözleri kara kara parlardı. Saçları, güneş ışığının altında kalmaktan sıcak suda yıkanmış kumaş gibi soluk siyahtı. Kulaklarını kapatan kıvırcık saçlarını arkaya doğru tarardı. Beyaz teni rüzgârın ve güneşin etkisinden koyulaşmış buğday rengini almıştı. 1,85 boylarında olmasına rağmen çok spor yapmaktan geniş omuzlu, ince belli, kaslı yapısıyla daha bir heybetli ve çekici görüntüsü vardı. Onu görenler sporla uğraştığını anlayabilirdi. Bakışları keskin ve sertti. Elmacık kemiklerinden, alt çene kemiklerine kadar uzanan çizgiler ona daha sert bir görüntü veriyor, onu daha bir karizmatik yapıyordu. Mütevazı bir görüntüsü vardı ama yaptığı ve yapacağı işlerde kararlı bir duruşu Giray’ı hep ön planda tutardı. Aldığı kararların arkasında durur ve uygulardı.