Merhaba İnegöl'ün güzel insanları!
İnegöl'ün tarih ve kültürüne dair yazılarımıza devam ediyoruz.

Tarihin tozlu sayfalarında yankılanan bir İnegöl hikâyesi… Bir yanda Osmanlı’nın zirvesine adını yazdırmış paşalar, diğer yanda kök saldıkları toprakları bırakıp imparatorluğun dört bir yanına dağılan evlatlar ve sadık bir kethüdanın omuzladığı devasa bir vakıf mirası.

Sevgili İnegöllüler ve tarih dostları, bugün sizi biraz geçmişe, Osmanlı’nın kuruluş ve yükseliş devrinin o ihtişamlı günlerine götürmek istiyorum. Konumuz; hem adıyla hem de eserleriyle İnegöl’ün kalbinde silinmez izler bırakmış olan İnegöllü İshak Paşa ve onun hayatın, kaderin rüzgarıyla dört bir yana savrulan ailesi.

Bildiğiniz üzere İshak Paşa, Tâcünnisâ Sultan Hatun’dan olma ikisi kız, üçü erkek beş evlat sahibiydi. Bugün o mübarek eş Tâcünnisâ Sultan Hatun, iki kızıyla birlikte İnegöl’deki türbesinde medfundur. Peki ya erkek çocuklar? İşte hikâyenin en dramatik ve bir o kadar da imparatorluk dinamiklerini gösteren kısmı burada başlıyor.

Yaş sırasına göre baktığımızda karşımıza Halil İbrahim, Pîrî Ahmet Çelebi ve Şadi Bey çıkıyor. Büyük oğul Halil İbrahim Bey, tıpkı dedesi İbrahim Ağa gibi başlangıçta İnegöl’de ikamet etmiş, aileye ait dirlik araziyi işleterek vakfiyelerde yapılması öngörülen hizmetlerin eksiksiz gerçekleşmesini sağlamıştı.

Pîrî Ahmet Çelebi ise kaderini saraya bağlamıştı; Sultan II. Beyazıt Amasya’da sancakbeyiyken ona intisap etmiş, padişahın hususi defterdarı olarak Amasya’dan doğrudan İstanbul’a gelip yerleşmişti. Küçük kardeş Şadi Bey ise Trabzon sancakbeyi Şehzâde Selim’in yanında yetişmiş, güçlü bir yönetici olmuştu.

Yavuz Sultan Selim tahta geçince Şadi Bey, ‘‘Amasya beylerbeyi Şadi Paşa’‘ unvanıyla padişahın en sadık komutanı mertebesine yükseldi. Kanûnî Sultan Süleyman devrinde emekli edildiğinde ise kendisine dirlik olarak Biga ve yakın çevresi verildiği için, o da Biga’ya yerleşmiş ve İnegöl ile tüm bağlarını koparmıştı.

İshak Paşa sadece kendi evlatlarıyla değil, sosyal vicdanıyla da devrine damga vurmuş bir devlet adamıydı. O dönemin sosyo-ekonomik şartları gereği, sahip olduğu sanatkâr ve ticaret erbabı kölelerini âzâd ederek İnegöl’de inşa ettirdiği imaret çevresinde iskân etmişti. İmaretle ilgili düzenlediği vakfiyede nezaret görevini ve tüm hizmetlerin yürütülmesini bu âzâdlılarına emanet etmişti. Tevliyet cihetini kendi elinde tutan ve vakfiyelerini ‘‘ibniyet = evlâdiyet’‘ esasına göre tescil ettiren Îsâbeyzâde İshak Paşa, sağlığında tüm vakıflarını bizzat ve fiilen yönetti. Kontrol ve denetimlerini ise kethüdası, yani kahyası Hacı Sofu Sinan Efendi üstlenmişti.

Ancak ölümlü dünya; İshak Paşa 1487 yılında hayata gözlerini yumduğunda, evlatların hiçbiri İnegöl’de değildi. Büyük oğlu Halil İbrahim Bey, Selânik ve çevresindeki hayrî tesisleri yönetmek üzere 1487’den itibaren İnegöl’den ayrılarak Selânik’e yerleşmişti. Pîrî Ahmet Çelebi zaten İstanbul’daydı; küçük oğlu Şadi Bey ise Biga’daleşmişti. Görüldüğü üzere, Îsâbeyzâde İshak Paşa’nın oğulları farklı sebeplerle de olsa İnegöl’de kalmamışlardı.

Bu durum, İshak Paşa’nın vefatından sonra vakıf yönetim ve denetiminin tamamen Kethüdası Sofu Hacı Sinan Efendi’ye kalmasına neden oldu. Hatta öyle ki; İshak Paşa’nın dedesi Îsâ Bey’e Yıldırım Beyazıt (1389-1402) döneminde dirlik olarak tahsis olunan ve uzun yıllar İshak Paşa’nın babası İbrahim Ağa tarafından kullanılan tarihi Îsâören Köyü dahi, Sultan II. Beyazıt (1481-1512) tarafından İshak Paşa’nın vefakar kethüdası Sofu Hacı Sinan Efendi’ye temlik olundu.

Bugün İnegöl’ün sokaklarında yürürken, köklerimizin ne kadar derinlere uzandığını bir kez daha idrak ediyoruz. İshak Paşa ve ailesinin bıraktığı bu miras, yalnızca taş ve topraktan ibaret değil; sadakatin, vakıf bilincinin ve bir şehrin hafızasının en somut nişanesidir.

Bir sonraki köşe yazımızda buluşmak dileğiyle, tarihle kalın, İnegöl’le kalın.

Yaşam sevinciniz eksik olmasın!

MURAT ALTIN