Tarih sayfalarını karıştırırken sık sık büyük savaşlara, ihtişamlı saray entrikalarına ve büyük imparatorluk hamlelerine odaklanırız. Oysa devletlerin temelleri, arkadaki sadık coğrafyaların omuzlarında, vakıf topraklarında ve yerel imar hareketlerinde yükselir. Bugün sizi, Osmanlı’nın kuruluşuna beşiklik etmiş, Bursa’nın “arka bahçesi” unvanını hakkıyla taşıyan ve adını tarihin tozlu raflarından söküp bugüne taşıyan İnegöl’ün derin geçmişine doğru kısa ama büyüleyici bir yolculuğa çıkarıyorum.
İnegöl coğrafyası, fethedildiği günden itibaren tarihî süreçte daima Bursa’nın arka bahçesi olarak değerlendirilmiştir. Bu stratejik konumu sayesinde, üst seviyede hizmet gören devlet adamlarının ve padişahların yakın ilgi alanı olmuştur. Başta Orhan Gâzî olmak üzere; Sultan I. Murat, Yıldırım Beyazıt, Çelebi Sultan Mehmet ve Sultan II. Murat, bölgede yaptıkları hayrî hizmetler için kurdukları vakıfların gelir kaynaklarını bu topraklarda tesis etmişlerdir.
Kamil Kepecioğlu’nun kaleme aldığı değerli eser Bursa Kütüğü’nde işaret ettiği üzere, İnegöl tapu tescil kayıtlarındaki araziler uzun yıllar “taviz-bedelli olarak” tescil olunmuştur. Sadece padişahlar değil; Bursa Bey sarayı genel sekreteri Aksungur/Sungur Paşa, saray çavuşları, Beyazıt Paşa, kardeşi Hamza Bey, İvaz Paşa ve Çandarlızâde Ali Paşa gibi üst düzey devlet adamları da İnegöl'deki birçok köy ve mezraayı Bursa’da yaptırdıkları hayır kurumlarına vakfetmişlerdir. Bu gerçekleri tahrîr defterlerinde, tapu ve mahkeme sicillerinde açık-seçik görmekteyiz.
Ayrıca Sultan I. Murat (1361-1389), Yıldırım Beyazıt (1389-1402) ve Sultan II. Murat (1421-1451) dönemlerinde Geyikli Baba ve Akbıyık Sultan Ahmet Şemseddin Efendi adına da İnegöl coğrafyasında vakıf amaçlı birçok mülk tahsis edilmiştir.
Tarih sadece vakıflarla değil, bazen coğrafyanın kaderini değiştiren isyanlarla da yazılır. Fatih Sultan Mehmet (1451-1481) devrine gelindiğinde, Fatih babası Sultan II. Murad’ın vefatı üzerine tek vâris olarak kansız bir şekilde iktidara gelmiş ve ilk askerî seferini Karamanoğlu üzerine yapmıştır.
Ancak dönüş yolunda, İnegöl coğrafyası ve Ulular derbendi üzerinde yer alan Kazancı mevkiine gelindiğinde Yeniçeriler, ulûfe almak amacıyla isyan etmiş ve yemek kazanlarını devirmişlerdir. Bu olay karşısında Fatih Sultan Mehmet, Yeniçeri ağasını azletmiş ve isyancıları cezalandırmıştır. Sadrazam Mühtedî Sarı İshak Paşa devreye girerek bu ulûfe problemini hükümdar adına çözmüştür.
Halen bu yörede halk arasında kullanılan “kazanca”, “kulfal” gibi bazı yer ve köy isimleri, işte bu ulûfe isyanının canlı bir hatırası olarak günümüze kadar yaşamıştır.
İstanbul fethedildikten sonra Osmanlı hükümdarları ağırlıklı olarak ilgilerini Balkan ve Rumeli coğrafyasına yöneltmişlerdir. Bu nedenle Bursa ve dolayısıyla İnegöl’e olan saray ilgisi bir nebze azalmıştır. Buna karşın devletin üst yönetimindeki Amasya kökenli Hamza Bey ve İshak Paşa gibi nüfuzlu devlet adamları, İnegöl ile bağlarını koparmamıştır.
Hamza Bey sülâlesi asırlar boyunca İnegöl coğrafyasında etkili olmuş ve bölgenin imarında görev üstlenmiştir. Amasya kökenli ve İnegöl doğumlu olan İshak Paşa’nın oğulları ve âzâdlıları da bu mirası yaşatmıştır. Aslında babası İbrahim Ağa olduğu halde dedesi Îsâ Bey’e nispet olunan ve “Îsâbeyzâde İshak Paşa” olarak şöhret bulan bu büyük devlet adamı, Yıldırım Beyazıt’tan sonra İnegöl’de en geniş imar hareketini gerçekleştiren isimdir.
Tarih yaprakları 1469 yılını gösterdiğinde, İshak Paşa, Fatih Sultan Mehmet tarafından sadrazam olarak atanmış; eşi İsfendiyar kızı Tâcünnisâ Sultan Hatun Türbesi’ni de içine alan cami, kervansaray, hamam ve dükkânlardan oluşan muhteşem imaretini İnegöl’de inşa ettirmiştir.
Bugün modern İnegöl’ün sokaklarında yürürken, ayak bastığımız her toprağın ardında yüzyılların vakıf ruhunu, isyan hatıralarını ve vezirlerin imar vizyonunu bulmak mümkündür. İnegöl, Osmanlı’nın sadece bir kuruluşu beşiği değil, aynı zamanda medeniyet köklerinin en derinlere uzandığı muteber bir hafızadır.
MURAT ALTIN