Soru Soran Çocuklar Ne Zaman “Sorun” Oldu?
İnegöl’de eğitim konuşulurken genelde şu cümleler kurulur:
“Çocuklarımız iş bulsun.”
“Okuldan sonra hayata atılsın.”
“Boşta kalmasın.”
Bunlar iyi niyetli cümleler. Ama bu cümlelerin ortak bir özelliği var: Hepsi uyumla ilgili, hiçbiri düşünmeyle ilgili değil. Bugün İnegöl’de eğitim sistemi, çocuklara ve gençlere şunu öğretiyor:
– Kurallara uy
– Ritmi bozma
– Soru sorma, verilen işi yap.
Bu bir tercih mi? Yoksa kendiliğinden oluşmuş bir durum mu? Hayır. Bu, yerel ekonomiyle, yoksullukla ve siyasetle iç içe geçmiş bilinçli bir düzen. Uyum Nedir, Kime Uyum? Uyum denince kulağa masum bir şey geliyor. Ama sormak gerekir: Neye uyum?
– Uzun çalışma saatlerine mi?
– Düşük ücretlere mi?
– Güvencesizliğe mi?
– “Böyle gelmiş, böyle gider” anlayışına mı?
İnegöl’de eğitim, özellikle ortaokuldan sonra, gençleri hayata değil piyasaya uyumlu hale getirmeye odaklanıyor. Meslek liseleri bunun en somut örneği. Elbette meslek edinmek önemlidir. Ama burada mesele meslek değil; zamanlama ve içerik. Daha çocuk yaşta “sen düşünme, sen uygula” denilen bir kuşaktan yaratıcı, sorgulayan, yenilikçi bireyler çıkmaz. Böylesi kültürel yapıdan, sosyopsikolojik ortamdan özgün inovatif ürünler, ARGE çalışmaları çıkmaz, çıkamaz.
Soru Sormak Neden Tehlikeli Görülüyor?
Birçok öğretmenin iyi niyetli çabasına rağmen, okulun genel iklimi nettir: Sessizlik = başarı.
Soru soran öğrenci; dersi aksatan, müfredatı ve öğretmeni zorlayan, “fazla meraklı” görülen öğrencidir. Bu sadece pedagojik bir sorun değildir. Bu, otoriteyle kurulan ilişkinin bir yansımasıdır. Çünkü soru, düzeni zorlar. Tıpkı bütün peygamberler gibi, dünyayı değiştiren liderler gibi… Soru, alışkanlığı bozar. Soru, “başka türlü de olabilir” ihtimalini doğurur. İnegöl gibi üretim merkezlerinde bu ihtimal pek sevilmez. Çünkü düzen, hız ve itaat ister.
Yoksulluk ve Eğitim Arasındaki Sessiz Anlaşma
İnegöl’de birçok aile için eğitim, çocuğun kendini gerçekleştirmesi değil, ailenin ekonomik yükünü hafifletme aracıdır. Bu çok ağır ama çok gerçek bir durumdur. Aile şunu düşünür: “Çocuğum uzun uzun düşüneceğine, bir an önce işe girsin.” Devlet ve piyasa da bu düşünceyle çatışmaz. Aksine, bunu teşvik eder. Sonuçta ortaya şunu öğreten bir eğitim çıkar: sabret, katlan, idare et. Bu, yoksulluğun pedagojisidir ve bu pedagojide düşünmek lüks sayılır.
Meslek Liseleri: Eğitim mi, Erken İşçilik mi?
İnegöl’de meslek liseleri, giderek eğitim kurumundan çok iş gücü havuzu gibi çalışıyor. Staj adı altında yapılan işler, çoğu zaman öğrenmeden çok üretime katkı sağlıyor. Genç, çalışıyor, yoruluyor ama karar süreçlerine dâhil edilmiyor. Bu gençten yarın AR-GE beklemek, yenilik beklemek, eleştiri beklemek gerçekçi mi? Eğitim, emeği ucuzlatan bir ara istasyona dönüştüğünde düşünce de ucuzlar.
Düşünmeyen Değil, Düşünmesi İstenmeyen Gençlik
Burada çok önemli bir noktanın altını çizmek gerekiyor: Sorun gençlerin kapasitesinde değil. İnegöl’de son derece zeki, yaratıcı, sorgulayıcı çocuklar var. Ama bu çocuklara erken yaşta şunu öğretiyoruz: “Sen fazla düşünüyorsun.” Bu, bireysel bir uyarı değil; toplumsal bir mesajdır. Düşünmeyen değil, düşünmesi istenmeyen bir gençlik inşa ediliyor.
Peki, Başka Türlü Mümkün mü?
Evet. Ama bu, sadece müfredat değiştirerek olmaz.
- Öğrencinin söz hakkı artmadan
- Öğretmen baskıdan kurtulmadan
- Ailenin yoksulluk korkusu hafiflemeden
- Eğitimin piyasanın arka bahçesi olmaktan çıkmadan düşünme kültürü gelişmez.
- Eğitim politik bir alandır ve bu alanı “tarafsız” göstermek, mevcut uyum rejimini korumaktan başka işe yaramaz.
İnegöl’de eğitim; çocuklara “hayat nedir?” sorusunu sordurmuyor, “hayata uy” talimatı veriyor. Oysa düşünmeyen bir toplum, sadece verilen işi yapar. Düşünen bir toplum ise, yapılan işin anlamını sorgular. Bugün İnegöl’de ihtiyaç duyduğumuz şey; daha sessiz sınıflar değil, daha cesur sorular. Çünkü bir şehir, ancak çocukları soru sorabildiği kadar gelişir. Her bir şehrin bir ruhu vardır. O ruh neşeli ve şenlikli çocuklarda yaşar!
Ercan EROĞLU
Eğitim Bilimler Uzmanı, Araştırmacı
Kaynak: gencgazete.net