Bu hafta başlıktan da anlaşılacağı üzere, geçmiş yaşantılar üzerinden bir değerlendirme yapmak istiyorum. Geçmişte yaşadığımız travmatik olayların günümüz yaşantısına etkisi, belki de travma diye adlandırdığımız bizi sarsan olayların karar verme mekanizmamız, ruhsal dengemiz ve duygusal tepkilerimiz üzerine etkisi neler olabilir?

Öncelikle şunu sormak gerekir: Travma nedir, ne değildir? Yaşadığımız her üzücü veya sarsıcı olay travmatik midir?

Psikolojide travma, bireyin beklemediği şekilde ortaya çıkan, yoğun ve derin duygular yaratan; kişiliğini, düşüncelerini, davranışlarını ve değerlerini derinden etkileyen; çoğu zaman dış destek olmadan kişinin kendi başına üstesinden gelemediği ve iyileşemediği bir durumdur.

Yaşanan yoğun duygular bazen bir koku, bazen bir ses, bazen de olayı yaşadığımız mekân veya travmayla ilişkili bir kişiyi görmekle tetiklenebilir. Her birey biriciktir ve her biricik bireyin yaşadığı travmalar da farklı şekilde etkiler; bunu unutmamak gerekir.

Travma sadece büyük ve toplumsal boyutu olan olaylardan ibaret değildir. Bir kayıp, bir ölüm veya açık şekilde uygulanan fiziksel şiddet kadar, ebeveynler tarafından görmezden gelinmek, ihmal edilmek ve hatta son zamanlarda sıkça karşılaştığımız aşırı şımartılmak da bireylerde iz bırakabilir.

Özellikle çocukluk çağında yaşanan deneyimler, kişinin düşünce dünyasında kalıcı izler bırakabilir. Bu dönemde kurulan bağlar, yapıcı etkisi olduğu kadar yıkıcı etkiler de taşıyabilir. İhmal edilen bir çocuk zihninde, “Ben sevilmeye layık değilim” veya “İnsanlara güvenebilir miyim?” gibi düşünce kalıpları yerleşebilir.

Travmalar birer hatıra değil, birer deneyimdir. İnsanlar sıkça kendine şunu sorar: “Neden hâlâ böyle hissediyorum?’’, “Üzerinden yıllar geçti ama hâlâ unutamıyorum.” Bu noktada önemli olan, yaşanılan deneyimi unutmak değil, onu yeniden anlamlandırmak, farklı bir çerçeveden değerlendirmektir.

İlginç olan şudur ki insan zihni tanıdık olana yönelir. Bu her zaman sağlıklı olduğu anlamına gelmez. Bazen kişi, geçmişte kendisine zarar veren ilişki dinamiklerini fark etmeden tekrar edebilir. Tanıdık olan, garip bir şekilde güvenli hissedilebilir.

Örneğin, çoğu zaman ebeveynleri tarafından duygusal olarak istismar veya ihmal edilen bir birey, kendine seçtiği partnerin de benzer davranışları sergilemesine izin verebilir. Zihni için bu durum yeni değildir, aksine “alışıldık”tır.

İşte tam da bu noktada kişinin kendine dönüp bakabilmesi çok önemlidir. Geçmiş yaşantılarını, ilişkilerini ve tekrar eden örüntülerini fark etmek, değişimin ilk adımıdır. Çünkü fark edilmeyen her döngü, kendini tekrar etmeye devam eder.

Ancak burada önemli bir ayrım yapmak gerekir: Bu bir “suçlama” değil, bir “anlama” sürecidir. Kişinin kendine, “Ben neden hep böyle insanları buluyorum?” diye yüklenmesi yerine, “Benim için tanıdık olan ne?” sorusunu sorması çok daha dönüştürücü olabilir.

İyileşme süreci, geçmişi silmekten geçmez, aksine onunla kurulan ilişkiyi değiştirmekten geçer. Kişi, bir zamanlar hayatta kalabilmek için geliştirdiği örüntülerin bugün hâlâ gerekli olup olmadığını sorguladığında, gerçek değişim başlar.

Belki de en zor ama en gerekli adım şudur: Tanıdık olan ile sağlıklı olanın her zaman aynı şey olmadığını kabul etmek.

Çünkü insan, ancak fark ettiğini dönüştürebilir.

Zehra Durmuş

Psikolog & Aile Danışmanı