Yine unutmayalım ki bizler o mazlum kardeşlerimizin yerinde olabilirdik, onlar da bizim yerimizde olabilirlerdi. Bulunduğumuz coğrafyanın dört bir yanında uzun zamandır savaşlar, çatışmalar, fitne ve fesat eksik olmazken; bizler âdeta çöldeki bir vaha gibi olan aziz vatanımızda Allâhʼın lûtf u keremiyle huzur içinde yaşayabiliyoruz. Bu nîmetin de şükründen âciziz.

Cenâb-ı Hak;“Sonra o gün (dünyada yararlandığınız) nîmetlerden mutlakâ hesaba çekileceksiniz.” (et-Tekâsür, 8) buyuruyor.

Yani Rabbimiz bize ne imkân verdiyse hepsi ayrı birer imtihan sebebi. Hayat, bir imtihan müddeti; dünya, bir imtihan sahası; hayatın med-cezirleri de birer imtihan suâli. Allah Teâlâ her an ve her vesîleyle îmanlarımızı teste tâbî tutuyor.

Bu imtihanları geçebilmek için, üzerimizdeki nîmetlerin bir şükrânesi olarak, o nîmetlerden mahrum kalan ümmetin dertleriyle dertlenmeliyiz. Ne imkânımız varsa paylaşarak onların mahzun, yorgun ve yaralı gönüllerini bir nebze olsun tesellî etmeli; kalbî, kavlî ve fiilî duâlarımızla yanlarında olduğumuzu hissettirmeliyiz.]

Şeyh Sâdî Hazretleri buyurur:“Çok hayır işledim diye övünme!.. Bahçıvanın padişaha takdim ettiği meyve, yine padişahın bahçesindendir.”

[Rabbimizʼin mülkünde yaşıyor, yine Oʼnun nîmetleri ile rızıklanıyoruz.

Mevlânâ Hazretleri;“Irmak kıyısında oturup da bir bardak suyu esirgeyen, o koskoca ırmağı görmeyen kör biridir.” dediği gibi, Allah için maddî imkânlarından hiçbir fedakârlıkta bulunmayan, cimrilik ederek “para ile imtihan”ında sınıfta kalan bir müslüman, evvelâ kendine şunu sormalı:

“Kimin malını kimden esirgiyorsun?!”

Hâlbuki “اَلْمُلْكُ لِلّٰهِ : Mülk Allâhʼındır.”

İnsanların mâlikiyeti/sahipliği, günümüzde yeni îcad edilen bir nevî “devre-mülk” mesâbesindedir.

Yunus Emre g bu hakîkati ne güzel hulâsa ediyor:

Mal sahibi, mülk sahibi,

Hani bunun ilk sahibi?!

Mal da yalan, mülk de yalan,

Var biraz da sen oyalan!..

İnsan, mülkün gerçek sahibi olan Allâh’ın bir emânetçisidir. Bir müddet mülk üzerinde tasarrufta bulunduktan sonra, ardında bıraktığı o nîmetlerden dolayı hesaba çekilecek olan, bir nevî veznedar hükmündedir.

Nasıl ki bir veznedarın, kendisine emânet edilen varlığa gönlünü kaptırıp onu canının istediği gibi kullanması söz konusu olamaz ise müʼmin de kendisine takdir edilmiş bulunan mülkü, onun hakikî sahibinin rızâsı istikâmetinde kullanmakla mükelleftir.

Yani bizler, bu dünyaya sahip olmaya değil, şâhid olmaya geldik. Fânî dünya metâlarını biriktirmek için değil, Allâhʼın yeryüzündeki şâhidi ve dîninin temsilcisi olarak âhiretimizi kazanmak için geldik. Dolayısıyla dünya nîmetlerini de îmânımıza şâhit kılmamız gerekir. Bunun için evvelâ, servete “mülkiyet” nazarıyla değil, “emânet” ve “imtihan” nazarıyla bakmamız îcâb eder.

Şunu da unutmayalım ki zekât, sadaka, hac ve kurban gibi mâlî ciheti de bulunan ibadetler, hep Cenâb-ı Hakkʼın kuluna ihsân ettiklerinin cüzʼî bir kısmını, bir şükür ifadesi olarak yine Oʼna takdimden ibarettir.

OSMAN NURİ TOPBAŞ