İran’a yönelik her saldırı, benim için yalnızca bir “jeopolitik gelişme” değil; dost yüzlerin, anıların ve halkların ortak kaderinin yaralanmasıdır.

Üniversite yıllarımda hayatıma giren beş İranlı ve iki Iraklı arkadaş, bana Ortadoğu’nun yalnızca haritalardan ibaret olmadığını öğretmişti. İranlı dostlarımın ikisi Azeri Türküydü. Nevruz sabahı Çubuk Barajı’nda birlikte yaktığımız ateşin etrafında, diller farklı olsa da kalplerin aynı ritimde attığını görmüştüm.

Iran-Irak savaşı yıllarında bile dostluklarımızın sarsılmaması, halkların birbirine düşman olmadığını kanıtlıyordu. O yüzden bugün İran semalarında patlayan her bomba, benim için yalnızca bir “askeri gelişme” değil; o ateşin etrafında gülümseyen yüzlere düşen bir gölgedir. O bombalar, tanıdığım insanların şehirlerine, evlerine, anılarına yağıyor gibi hissediyorum.

Bu yüzden İran’a yönelik her saldırı, benim için yalnızca bir “jeopolitik gelişme” değil; dost yüzlerin, anıların ve halkların ortak kaderinin yaralanmasıdır.

Good Luck America

Ortadoğu’nun kaderi çoğu zaman kendi halklarının iradesiyle değil, büyük güçlerin stratejik hesaplarıyla yazıldı. ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırısı da yalnızca askeri bir operasyon değil; emperyal tahakküm ile bölgesel otoriterliğin kesiştiği tarihsel bir kırılmadır.

Bu saldırıda hayatını kaybedenler yalnızca “hedef” değildi. Çoğu sıradan insanlar, esnaf, işçiler, memurlar, anne-babalar ve çocuklardı. Her bomba, yalnızca bir binayı değil; bir toplumun hafızasını, güvenlik duygusunu ve geleceğe dair umudunu da yıkar.

Bu müdahalenin temel niteliği emperyal karakteridir. Amerika Birleşik Devletleri, uzun süredir Ortadoğu’da askeri gücü dış politikanın temel aracı olarak kullanmaktadır. Müdahaleler çoğu zaman “demokrasi” ve “istikrar” söylemleriyle meşrulaştırılır; ancak sonuç çoğunlukla parçalanmış toplumlar ve derinleşmiş bağımlılık ilişkileri olur.

İsrail ise askeri üstünlüğünü koruma adına güvenlik doktrinini uluslararası hukukun önüne koyabilmektedir. Tarihsel olarak Yahudi halkının güvenliği iddiasıyla şekillenen Siyonizm, devlet politikası düzeyinde uygulandığında bölgesel güç projeksiyonuna dönüşmekte; özellikle Filistin meselesinde dışlayıcı ve tahakkümcü bir pratik üretmektedir.

İran’a yönelik saldırı, hangi gerekçeyle sunulursa sunulsun, açık bir şiddet eylemidir ve kınanmalıdır. Devletlerarası gerilimlerin çözümü sivillerin canı pahasına yürütülemez. Uluslararası hukukun ve insan hayatının dokunulmazlığı, güvenlik söylemiyle askıya alınamaz. Hayatını kaybedenler yalnızca “hedef” olarak kodlanan isimler değildir; aileleri, çocukları, umutları olan insanlardır. Şiddet, hiçbir halkın özgürlüğünü büyütmez; yalnızca yeni yaralar üretir.

Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail tarafından gerçekleştirilen askeri operasyonlar, bölgeyi istikrara değil, daha büyük bir kırılganlığa sürükleme riski taşımaktadır. Güvenlik doktrinleri adına yapılan her bombardıman, toplumsal hafızada derin bir travma bırakır. Bu tür müdahaleler, yalnızca askeri dengeleri değil; toplumların psikolojisini, kuşakların gelecek algısını da etkiler. Şiddetin dili bir kez hakim olduğunda, siyasal çözüm alanı daralır.

İran’ın siyasal yapısına yönelik eleştiriler ayrı bir tartışma konusudur; ancak hiçbir iç siyasal sorun dış askeri müdahaleyi meşru kılmaz. Bir ülkenin demokratikleşmesi, dışarıdan atılan bombalarla değil, içeriden yükselen toplumsal taleplerle mümkündür. Tarihsel deneyimler göstermiştir ki dış saldırılar çoğu zaman otoriter eğilimleri zayıflatmaz; tersine güçlendirir. Dış tehdit algısı, içerde daha sert güvenlik politikalarının gerekçesi haline gelir. Sonuçta bedeli yine halk öder.

Şiddetin her türlüsünü reddetmek, tutarsız bir tarafsızlık değil; ilkesel bir duruştur. Devlet şiddeti de örgütsel şiddet de sivil yaşamı hedef aldığında aynı ölçüde mahkûm edilmelidir. Bölgesel rekabetler ve güç mücadeleleri, insan hayatının önüne geçirilemez. İran’a yönelik saldırı, yalnızca bir ülkeyi değil; tüm bölgenin barış ihtimalini zedelemektedir.

Bugün ihtiyaç duyulan şey askeri misilleme değil, diplomatik kanalların açılmasıdır. Uluslararası toplumun görevi, çatışmayı büyütmek değil, gerilimi düşürmektir. Halkların kaderi, füze menzilleriyle değil; diyalog masalarında belirlenmelidir.

Bombalar hiçbir zaman kalıcı güvenlik üretmez. Şiddet, kısa vadeli üstünlükler sağlayabilir; ancak uzun vadede yalnızca öfkeyi ve intikam duygusunu besler. İran’da hayatını kaybeden her insan, Ortadoğu’nun barış umudundan bir parçanın eksilmesi demektir. Bu nedenle saldırıyı açık biçimde kınamak, yalnızca politik değil, insani bir sorumluluktur.

Gerçek güvenlik, karşılıklı tanıma ve saygıdan doğar. Gerçek istikrar, halkların yaşam hakkına duyulan koşulsuz saygıyla mümkündür. Şiddetin gölgesinde büyüyen hiçbir düzen kalıcı olamaz. Barış, ancak bombaların susmasıyla başlar.

Ercan EROĞLU Eğitim Bilimleri Uzmanı, Araştırmacı

[email protected]