İnsan, varlığına dikkatle baktığında ne kadar güçsüz ve muhtaç olduğunu fark edecektir.
İnsan dünyaya ağlayarak, korunmasız ve muhtaç bir şekilde gelir.
Nefes alabilmek için bile yardıma ihtiyaç duyar.
Yıllarca başkalarının eliyle büyür.
Bir lokma ekmeğe, bir yudum suya ve birkaç saatlik uykuya bağlı yaşar.
Günlerce aç kalamaz, susuzluğa direnemez.
Bedeni de kusursuz değildir. Sürekli bakım ister;
Yorulur, hastalanır ve yaşlanır.
Her gün temizlenmeye ihtiyaç duyar.
Zamanla gücünü ve güzelliğini kaybeden bir bedene sahiptir.
Bir mikrop onu yatağa düşürebilir.
İnsan kırılgan ve zayıftır.
Zaman karşısında yaşlanır, doğa karşısında savrulur.
Ölüm karşısında ise tamamen çaresiz kalır.
Bütün bunlara rağmen insan acziyetini unutuyor.
Kendisini üstün, ayrıcalıklı ve vazgeçilmez sanır.
Sahip olduğu makamla, servetle, bilgiyle veya güçle övünür.
Kendini olduğundan büyük görmeye başlar; gurur ve kibre kapılır.
Zulmeder, kalp kırar, kendisinden zayıf gördüğü insanları ezer.
Hatta bazen kendisini adeta ilahlaştırır.
Dünyaya sonsuza kadar kalacakmış gibi bağlanır.
Sorulması gereken en önemli soru belki de şudur:
Kibrin kime, havan kime?
Bir nefese muhtaçken neyi ispat etmeye çalışıyoruz?
Karnındaki gazı çıkarabilmek için tüm servetini vermeye razı olacak kadar acizsin.
Neyin gururunu ve kibrini yaşıyorsun?
Oysa kişi acziyetini fark ettiğinde haddini bilir.
Haddini bildiğinde ne kendisini ilahlaştırır ne de başkalarını küçümser.
Çünkü sonu ölümle noktalanacak bir yolculukta hangi ölümsüzlüğün peşinden koştuğunu sorgulamaya başlar.
Hayat kısa, insan fanidir.
Geriye kalacak en değerli miras;
Servetler, makamlar ve alkışlar değil, tevazuyla yaşanmış temiz bir ömürdür.
Makamlar yükselir, hesaplar kabarır; fakat insanın içindeki kibir de aynı oranda büyür.
Bir süre sonra sahip olduklarını kendi başarısının eseri sanmaya başlar.
Kendisini diğer insanlardan üstün görür.
Kalpler kırar, insanları küçümser, hatalarını görmek yerine başkalarının kusurlarını konuşur.
İnsan aslında iki gerçek arasında yaşamaktadır:
Biri hakikati olan acziyet, diğeri ise çoğu zaman peşinden sürüklendiği kibir.
Acziyet gerçektir.
Kibir ise insanın kendi zayıflığına karşı körleşmesidir.
Kişi ne kadar muhtaç olduğunu anladığında, o kadar merhametli olur.
Bir gün hepimizin adı bir mezar taşına yazılacak.
Belki de o taşı ziyaret eden kimse olmayacak.
Fakat asıl soru şudur:
Bir ömür boyunca kibirle mi yaşadık, yoksa tevazuyla mı?
Çünkü bu dünyadan göçüp gittikten sonra insanların hafızasında yaşayacak olan şey;
Makamlarımız, servetlerimiz ve gösterişli hayatlarımız değil.
Gösterdiğimiz merhamet, verdiğimiz değer, uzattığımız yardım eli ve kırmadığımız kalpler olacaktır.
Selam ve dua ile…