Günümüzde tam bir paradigmalar savaşı yaşanıyor ve bu geçiş sürecinde kaotik bir dünyanın dijital yerlileriyiz.
Sanayi Devrimi'nin ilk makineleri fabrikalara girdiğinde işçiler tezgâhlarını kaybetme korkusuyla makineleri kırmıştı. Tarih kitapları bu insanları çoğu zaman "teknoloji düşmanı" olarak anlatır. Oysa onların korkusu teknoloji değil, ekmekleriydi. Bugün, yaklaşık iki yüz yıl sonra, benzeri bir tartışmanın tam ortasındayız. Bu kez fabrikalara giren buhar makineleri değil; bilgisayar ekranlarından, veri merkezlerinden ve algoritmalardan yükselen yapay zekâ sistemleri.
Yapay zekâ, insanlık tarihinin en önemli teknolojik dönüşümlerinden birini temsil ediyor. Yapay zeka insanlığa Hastalıkların teşhisinden bilimsel araştırmalara, üretim süreçlerinden eğitim hizmetlerine kadar birçok alanda önemli kolaylıklar sağlıyor. Ancak aynı zamanda milyonlarca insanın zihninde şu soruyu da büyütüyor: "Makineler işimizi elimizden alacak mı?"
Bu soruya verilecek yanıt, yalnızca teknolojik değil, aynı zamanda siyasi ve ekonomik bir meseledir.
Çünkü tarihe baktığımızda teknolojinin kendi başına işsizliğe neden olmadığını görüyoruz. Asıl belirleyici olan, teknolojinin kimlerin çıkarına kullanıldığıdır. Buhar makinesi de üretkenliği artırdı. Elektrik de artırdı. Bilgisayarlar ve internet de artırdı. Ancak bu üretkenlik artışının meyveleri her zaman toplumun tüm kesimlerine eşit dağılmadı.
Bugün de benzer bir durum yaşanıyor.
Yapay zekâ sayesinde bir şirket daha az çalışanla daha fazla üretim yapabiliyor. Bir muhasebe programı onlarca kişinin yaptığı işi birkaç dakikada tamamlayabiliyor. Metin yazma, çeviri, grafik tasarım, müşteri hizmetleri ve veri analizi gibi alanlarda algoritmalar giderek daha fazla görev üstleniyor. Teknoloji şirketleri bunu verimlilik artışı olarak sunuyor. Ancak çalışanlar açısından aynı gelişme iş güvencesinin azalması anlamına gelebiliyor.
Buradaki temel çelişki dikkat çekicidir.
Teknoloji insanı daha fazla özgürleştirebilecek bir potansiyele sahipken, mevcut ekonomik sistem içerisinde çoğu zaman daha fazla güvencesizlik üretebiliyor. Eğer bir makine bir işçinin sekiz saatte yaptığı işi bir saatte yapabiliyorsa teorik olarak insanların daha az çalışıp daha çok dinlenmesi gerekir. Fakat pratikte çoğu zaman bunun tam tersi yaşanıyor. Bazıları işsiz kalırken, çalışanlar daha yoğun performans baskısıyla karşılaşıyor.
Sorunun kaynağı yapay zekânın kendisi değil; teknolojik kazanımların paylaşım biçimidir.
Bugün dünyanın büyük teknoloji şirketleri tarihin en yüksek kâr oranlarına bazılarına ulaşıyor. Buna karşılık birçok ülkede ücretler enflasyon karşısında eriyor, genç işsizliği artıyor ve güvencesiz çalışma yaygınlaşıyor. Üretkenlik yükselirken emekçilerin aldığı pay aynı hızla artmıyor. Bu nedenle yapay zekâ tartışması aslında gelir dağılımı tartışmasıdır.
Önümüzdeki yıllarda bazı mesleklerin tamamen ortadan kalkması mümkün. Ancak tarih bize yeni mesleklerin de ortaya çıkacağını gösteriyor. Sorun, bu geçiş sürecinin maliyetini kimin ödeyeceğidir. İşini kaybeden bir çalışan yeniden eğitim alabilecek mi? Yeni iş alanlarına erişebilecek mi? Teknolojik dönüşümün maliyeti yalnızca sıradan insanların omuzlarına mı yüklenecek?
Bu soruların cevabı elbette siyasal tercihlerde yatıyor.
Eğer yapay zekâ uygulamalarından doğan verimlilik artışı toplumun geneline yayılabilirse çalışma saatleri azaltılabilir, sosyal haklar genişletilebilir ve insanların kültüre, eğitime, sanata ve aile yaşamına daha fazla zaman ayırması mümkün olabilir. Ancak bütün kazanç küçük bir sermaye grubunda toplanırsa, yapay zekâ eşitsizlikleri daha da derinleştirebilir.
Bu nedenle geleceğin mücadelesi teknolojiye karşı değil, teknolojinin demokratik kullanımı için olacaktır.
Belki de insanlık ilk kez tarihsel bir fırsatla karşı karşıya. Yüzyıllardır insanların ağır ve tekrarlayan işlerden kurtulmasını hayal eden teknolojiler artık gerçek oluyor. Ancak bu özgürleşmenin gerçekleşebilmesi için teknolojik ilerlemenin toplumsal ilerlemeyle birleşmesi gerekiyor.
Aksi halde yapay zekâ, bir avuç şirket için muazzam bir servet üretirken milyonlarca insan için işsizlik ve güvencesizlik anlamına gelebilir. Önümüzdeki yıllarda asıl tartışma makinelerin ne yapabildiği değil, toplumun üretilen zenginliği nasıl paylaşacağı olacaktır. Çünkü sorun teknoloji değildir. Sorun, teknolojinin kimin yararına çalıştığıdır. Yapay zekâ çağının kaderini algoritmalar değil; insanlar belirleyecek.
Lakin benim umudum pek yok, insanlığın geleceği adına kaygılıyım…
Okuma Önerisi: Ölüm Bir Varmış Bir Yokmuş, Jose SARAMAGO
Ercan EROĞLU Eğitim Bilimleri Uzmanı, Araştırmacı