Bu yazımızda, kurumsal zayıflama ile adalet/güven krizinin ekonomi, eğitim, yoksulluk ve toplumsal kutuplaşma üzerindeki etkilerini incelemeyi amaçlamaktayız. Böylece günümüz toplumlarında giderek derinleşen çok boyutlu krizin yalnızca yüzeyde görülen belirtilerini değil, arka plandaki yapısal dinamiklerini de ortaya koymayı hedeflenmekteyiz. “Başlarken” dediğimiz gibi, derdimiz tartışarak doğruyu bulmak, ülkemizin aydınlık geleceğine katkı sağlamaktır.
Bir toplumda ortaya çıkan ekonomik krizler, eğitim sistemindeki gerilemeler, derinleşen yoksulluk ve giderek sertleşen siyasal kutuplaşma çoğu zaman birbirinden bağımsız sorunlar gibi görünür. Oysa eleştirel ve bütünlüklü bir bakış açısıyla değerlendirildiğinde bu sorunların çoğu aynı yapısal kaynağın farklı tezahürleri olarak ortaya çıkar. Bu yapısal kaynak ise kurumsal zayıflama ile birlikte gelişen adalet ve güven krizidir.
Mesele yalnızca kurumların teknik anlamda zayıflaması değildir. Asıl mesele, devlet aygıtının ve kamusal kurumların giderek toplumsal yararı temsil eden yapılar olmaktan uzaklaşarak belirli güç odaklarının çıkarlarını koruyan araçlara dönüşmesidir. Böyle bir dönüşüm gerçekleştiğinde kurumlar biçimsel olarak varlığını sürdürse bile, içerik olarak toplumsal meşruiyetini kaybetmeye başlar. Bu durum yalnızca siyasal sistemde değil, ekonomik ve kültürel alanlarda da ciddi kırılmalara yol açar.
Modern kapitalist toplumlarda devlet, teorik olarak farklı sınıflar arasındaki çatışmaları düzenleyen ve toplumsal düzeni sağlayan bir mekanizma olarak tanımlansa da pratikte çoğu zaman egemen sınıfların çıkarlarını koruyan bir aygıt işlevi görür.
Kurumların zayıflaması bu bağlamda yalnızca yönetsel bir problem değildir; aynı zamanda sınıfsal güç dengelerinin değişmesiyle ilgili bir sorundur. Kamu kaynaklarının belirli sermaye gruplarına aktarılması, liyakat sisteminin aşınması, hukuk mekanizmalarının siyasallaşması ve sosyal devletin geri çekilmesi bu dönüşümün en görünür sonuçlarıdır.
Adalet duygusunun zayıflaması ise bu sürecin toplumsal psikolojideki yansımasıdır. Bir toplumda insanlar hukukun herkese eşit uygulanmadığını düşündüklerinde yalnızca devlete olan güvenlerini kaybetmezler; aynı zamanda toplumsal dayanışma bağları da zayıflar. Bu durum, özellikle neoliberal politikaların hâkim olduğu son yarım yüz yıllık dönemde daha da belirginleşmiştir.
Kamu hizmetlerinin piyasalaşması, emeğin güvencesizleşmesi ve sosyal devlet mekanizmalarının daraltılması geniş kitlelerin yaşam koşullarını ağırlaştırırken, ekonomik eşitsizliklerin hızla büyümesine neden olmuştur.
Ekonomik krizlerin derinleşmesi, eğitim sisteminin nitelik kaybı, genç işsizliğinin artması ve orta sınıfların giderek yoksullaşması bu sürecin somut sonuçlarıdır. Ancak bu sonuçlar çoğu zaman yanlış biçimde yalnızca ekonomik yönetim hatalarına indirgenir.
Oysa daha derinde işleyen süreç kamusal kurumların toplumsal işlevini kaybetmesi ve demokratik denetimin zayıflamasıdır. Kurumsal zayıflama bu nedenle yalnızca yönetim kapasitesinin azalması anlamına gelmez; aynı zamanda kamusal alanın daralması ve toplumun siyasal süreçler üzerindeki etkisinin azalması anlamına gelir.
Bu durumun bir diğer sonucu ise siyasal kutuplaşmanın artmasıdır. Kurumsal güvenin zayıfladığı toplumlarda insanlar ortak kamusal değerler etrafında birleşmek yerine kimlik temelli aidiyetlere yönelir. Sınıfsal eşitsizlikler görünmez hale gelirken siyasal tartışmalar çoğu zaman kültürel ve ideolojik çatışmalar üzerinden yürütülür. Böylece ekonomik ve toplumsal sorunların gerçek nedenleri arka planda kalır.
Dolayısıyla ekonomi, eğitim, yoksulluk ve kutuplaşma gibi sorunları ayrı ayrı ele almak yerine onları kurumsal çözülme ve adalet krizinin bütüncül bir sonucu olarak değerlendirmek gerekir. Bu değerlendirme yalnızca teşhis koymak anlamına gelmez; aynı zamanda toplumun yeniden eşitlik, kamusallık ve demokratik katılım temelinde örgütlenmesi gerektiğini de vurgular.
Bu bağlamda günümüz toplumlarının karşı karşıya olduğu temel mesele, yalnızca ekonomik büyüme oranlarını artırmak ya da kısa vadeli politik çözümler üretmek değildir. Asıl mesele, kamu kurumlarının yeniden toplumsal yararı önceleyen, hesap verebilir ve demokratik yapılar haline getirilmesidir.
Adalet duygusunun yeniden inşa edilmesi, güven ilişkilerinin güçlendirilmesi ve kamusal kaynakların toplumun geniş kesimlerinin ihtiyaçlarına göre kullanılması olmadan kalıcı bir toplumsal istikrarın sağlanması mümkün görünmemektedir.
Okuma Önerisi: Ulusların Düşüşü, Daron Acemoğlu-James A. Robinson
Ercan EROĞLU Eğitim Bilimleri Uzmanı, Araştırmacı