Sevgili okur,
Bu köşeden sizlerle ilk kez buluşuyorum.
Bundan sonra iki haftada bir olmak üzere, bu köşede; psikolojiye, duygularımıza ve zihnimizin bize anlattıklarına birlikte bakacağız. Kimi zaman bir sorunun peşine düşeceğiz, kimi zaman “Bu bende de var” dediğiniz duygulara eşlik edeceğiz.
İlk yazıya, çoğumuzun çok yakından tanıdığı bir duyguyla başlamak istedim: kaygı.
Kaygı çoğu zaman kaçmak istediğimiz bir duygu gibi görülür. Oysa kaygı, temel duygularımızdan biridir ve aslında bizi hayatta tutmak için vardır. Geleceği düşünmemizi sağlar, plan yapmaya iter, temkinli ve dikkatli olmamıza yardımcı olur. Yani doğru dozda olduğunda kaygı koruyucudur.
Sorun, kaygının düşüncelerle çoğalıp yönetilebilir sınırların dışına çıkmasıyla başlar.
“Kapıyı kilitledim mi?”,
“Başım ağrıyor, acaba ciddi bir şey mi var?”,
“Bu ay maaşım yetecek mi?”
Bu soruların her biri tek başına anlaşılırdır. Ancak bu sorulara sürekli cevap arama çabası, hayatın akışını zorlaştırmaya başladığında kaygı bizi korumaktan çıkar, bizi yönetir hâle gelir.
Kaygı geleceğe ve olabilecek olana dair bir duygudur. Hayati tehlikelere karşı bizi uyaran bir sinyal gibidir. Vücudumuz bu sinyali aldığında üç temel moddan birine geçer: savaş, kaç ya da don. Kalp atışımız hızlanır, nefesimiz değişir, kaslarımız gerilir. Çoğu zaman bu bedensel tepkiler bizi korkutur. Oysa bu belirtiler, vücudun “Şu an bir tehdit algılıyorum” deme biçimidir.
Bu noktada önemli olan, bedenimizle savaşmak yerine onu izleyebilmektir.
“Şu an vücudum kaygıya tepki veriyor” diyebilmek, kaygıyı bir düşman değil bir sinyal olarak algılamamıza yardımcı olur.
Kaygı; yapısal ve çevresel pek çok etkene bağlı olarak ortaya çıkabilir. “Ben en çok hangi alanlarda kaygılanıyorum?” sorusuna cevap bulmak, kaygıyı yönetmenin önemli bir adımıdır. Çünkü kaygılı duruma sürekli çözüm üretmeye çalışmak, bazen çırpındıkça batmaya benzer; çaba arttıkça kaygı da artabilir.
Belki de en kritik nokta şudur:
Bizi zorlayan şey çoğu zaman kaygının kendisi değil, kaygıyla baş etmek için devreye soktuğumuz bazı yollardır. Sürekli düşüncelerle boğuşmak, zihni susturmaya çalışmak ya da kaygıyı tamamen yok etmeye uğraşmak bu yükü ağırlaştırır.
Kaygıyla dost olmak mümkündür.
Kaygı bir sinyaldir; ancak kaygılı düşünceler her zaman cevap vermemiz gereken sorular değildir. Kaygı duygusuna izin vermek, onunla savaşmaktan çok daha düzenleyicidir.
Bu süreçte; anda kalma çalışmaları, nefes ve beden egzersizleri, beş duyuya odaklanmak, hareket etmek, doğada vakit geçirmek, uykuyu düzenlemek, yazmak ve yazarak ifade etmek kaygıyla baş etme yolları arasında yer alır. Bunların yanı sıra, ibadet etmek, emek vermek ve Allah’a duyulan inanç; emek-teslimiyet, kontrol-tevekkül ilişkisi kaygıyı ve kaygının oluşturduğu anksiyeteyi düzenlemede güçlü bir faktör olarak karşımıza çıkar. İbadet kişiye teslimiyet ve anlam duygusu kazandırırken; inanç kontrol edilemeyen durumlar karşısında zihnin yükünü hafifletir. Kişi elinden geleni yaptıktan sonra sonucu Allah’a bırakabilmesi, kaygının yoğunluğunu azaltan en önemli baş etme yöntemlerinden biridir.
Özetle; kaygı bizi hayatta tutar.
Ama onunla sürekli boğuşmak yerine, ne anlatmaya çalıştığını fark etmek çoğu zaman daha iyileştiricidir.
İki hafta sonra bu köşede yeniden buluşmak üzere.
Konu önerilerinizi, sorularınızı ve görüşlerinizi benimle paylaşmak isterseniz [email protected] adresine yazabilirsiniz.
Sosyal medya/ İnstagram: @psikologsevvalsen
Sevgiyle,
Şevval Şen
Psikolog