Hoşgörü kavramının yavaş yavaş hayatımızdan uzaklaştığını hissetmeye başladım. Belki de bu yüzden, öncelikle hoşgörünün ne anlama geldiği üzerine düşünmek gerekiyor. “Hoşgörü dediğimiz şey tam olarak nedir?” diye soranlar olacaktır.
Çünkü bir kelimenin anlamı kadar, kişide uyandırdığı düşünceler ve bu düşüncelere eşlik eden duygular da kişiden kişiye değişebilir.
Bana göre hoşgörü, dışarıya yansıttığımız güler yüz, kibarlık ya da nezaketten daha derin bir anlam taşıyor.
Hoşgörü, yalnızca başkalarına karşı sergilediğimiz bir davranış değil; insanın kendi içinde de geliştirmesi gereken bir tutum. Kendimize nezaket göstermek, kendimize karşı sabırlı olmak ve kendi kusurlarımızı anlayışla karşılayabilmek…
Bir insanın hoşgörüyü ne kadar içtenlikle benimseyebildiği, farklılıklara ve hatalara yaklaşımını da etkiler. Başkalarının yanlışlarına anlayışla yaklaşabilmek, günümüz dünyasında giderek daha fazla ihtiyaç duyduğumuz bir beceri hâline geliyor.
Çoğu zaman bir hatayla karşılaştığımızda anlamaya çalışmak yerine yargılamayı, dinlemek yerine tepki vermeyi tercih edebiliyoruz. Oysa hoşgörü, her davranışı onaylamak değil; bir davranışı değerlendirirken insanı yalnızca yaptığı hatadan ibaret görmemektir.
Üstelik başkalarının hatalarına karşı hoşgörüsüz davrandığımız kadar, kendi hatalarımız karşısında da acımasız olabiliyoruz. Bir yanlış yaptığımızda kendimizi suçlayabiliyor, başarısız olduğumuzda kendi değerimizi sorgulayabiliyoruz.
Peki, kendimize göstermekte zorlandığımız anlayışı başkalarına ne kadar gösterebiliriz?
Bu tutumları nasıl edindiğimiz sorusuna psikolojinin farklı yaklaşımları üzerinden yanıt aramak mümkün. Aile içinde gözlemlediğimiz davranışlar, zamanla öğrendiğimiz düşünce kalıpları ve kendimizle kurduğumuz içsel diyalog, hem başkalarına hem de kendimize nasıl yaklaştığımızı şekillendirebilir.
Bazen farkında bile olmadan öğrendiğimiz bu kalıplar, bizi anlayıştan çok eleştiriye, şefkatten çok cezalandırmaya yöneltebilir.
Oysa unutmamamız gereken bir şey var: Hatalar, öğrenme ve gelişme sürecimizin doğal bir parçasıdır. Hiç hata yapmadan bir şeyler öğrenmek ve başarmak, belki de gerçekçi olmayan bir beklentidir.
Önemli olan, hataların hiç yaşanmaması değil; onlarla nasıl başa çıktığımızdır.
Elbette hoşgörü, her davranışı kabul etmek ya da kişinin kendisine ve başkalarına zarar veren durumları görmezden gelmek anlamına gelmez. Bazen sınır koymak da gerekir. Ancak bir hatanın karşısında yalnızca cezalandırıcı bir tutum sergilemek yerine, anlamaya ve çözüm üretmeye alan açmak mümkündür. Kendimize ve başkalarına şefkatle yaklaşabildiğimizde, hataları yalnızca birer başarısızlık olarak değil, değişim ve gelişim fırsatları olarak da görebiliriz.
Belki de bugün kendimize sormamız gereken soru şudur: Birbirimizi yargılamak için mi daha çok çabalıyoruz, yoksa birbirimizi anlamak için mi?
Çünkü hoşgörü, dünyayı bir anda değiştirecek büyük bir eylem olmak zorunda değil. Bazen bir insanı hemen yargılamadan önce durup düşünmekte, bazen kendimize söylediğimiz sert bir sözü daha şefkatli bir ifadeyle değiştirmekte, bazen de bir başkasına ikinci bir fırsat tanımakta gizlidir.
Belki de daha hoşgörülü bir dünya, önce kendimize karşı biraz daha anlayışlı olmayı öğrenmekle başlayacaktır.
ZEHRA ŞEN