Ülkemizin birçok yerinde belediyeler, kuruluşlar ve çeşitli kurumlar yeni bir trendi takip ediyor: Gastronomi.
Tüketim çağının yeni tetikleyicisi gastronomi mi? Sürekli tetiklenen tüketim kültürünün bir parçası mı, yoksa ilçelerin ve illerin gelişimi için bir lokomotif mi?
İnsanların artık evlerinde yemek yemeyi unuttuğu bu günlerde, bu festivallerin bize hatırlatacağı iki şey var: Bu yemeklerin çoğunu evinizde siz de yapabilirsiniz veya evinizde yemek yapmayı bırakıp bu yemekleri dışarıdan sipariş edebilirsiniz.
Tabii ki ülkelerin, şehirlerin ve ilçelerin yöresel yemekleri yaşatılmalı; nesilden nesle aktarılmalı. Bunun için festivaller ve etkinlikler düzenlenmeli.
Ancak bu festival ve etkinlikler sadece tüketimi tetikleyecekse, bir yerde durup biraz düşünmeli.
Sürekli midesini doldurmayı düşünen bir neslin aklı ve kalbi boş kalır.
Yemek ve ahlak, yemek ve kültür ilişkisi göz ardı edilmeden bu festivaller yapılmalı.
Örneğin, bir tarhananın hikâyesini bilmeli herkes. Bir üzüm hoşafının, bir arpa ekmeğinin, bir parça kurutulmuş etin hikâyesini...
Yemeğin sadece bir doyma aracı olmadığını; nesilleri, insanları ve kültürleri şekillendirdiğini unutmamalıyız.
Gastronomi festivallerinin gerçek amacının da bunlar olması gerektiğini göz önünde bulundurmalıyız. Bu organizasyonları düzenleyen kurumlar, yalnızca tüketimi artırmayı değil; kültürü yaşatmayı, geçmişi hatırlatmayı, gelenekleri aktarmayı ve yemeğin arkasındaki hikâyeyi anlatmayı da amaçlamalıdır.
Çünkü yemek sadece sofraya konulan bir yiyecek değildir.
Yemek; hafızadır, kültürdür, emektir, hikâyedir ve nesilden nesle aktarılan bir mirastır.
Gastronomi festivalleri de bu mirası tüketilecek bir ürüne dönüştürmek yerine, onu anlamanın, yaşatmanın ve gelecek nesillere aktarmanın bir vesilesi olmalıdır.