Bombaların Gölgesinde Bölgesel Savaş Riski ve Küresel Güç Ağları
Ortadoğu bir kez daha savaşın eşiğinde. İran’a yönelik saldırı yalnızca iki ya da üç aktör arasındaki bir askeri gerilim değildir; bölgesel dengeleri sarsabilecek, zincirleme reaksiyonlar üretebilecek bir kırılma anıdır. Her füze, yalnızca bir askeri hedefi değil, zaten kırılgan olan bölgesel düzeni de hedef alır. Bugün sorulması gereken soru şudur: Bu çatışma sınırlı kalabilir mi, yoksa Ortadoğu’yu içine çekecek daha geniş bir savaşa mı evrilebilir?

Bölgesel savaş ihtimali üç temel eksende şekilleniyor. Birincisi, doğrudan taraflar arasındaki misilleme döngüsüdür. Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail’in İran’a yönelik operasyonları, Tahran’ın doğrudan ya da dolaylı yanıt verme baskısını artırır. Bu yanıt yalnızca konvansiyonel askeri araçlarla değil, vekil güçler üzerinden de gelebilir. Lübnan’dan Yemen’e, Irak’tan Suriye’ye uzanan hat, hâlihazırda çok katmanlı bir gerilim coğrafyasıdır. Bu alanlarda yaşanacak eşzamanlı tırmanış, çatışmayı bölgeselleştirebilir.
İkinci eksen, Körfez ülkelerinin ve enerji hatlarının güvenliğidir. Hürmüz Boğazı’nda yaşanabilecek bir askeri gerilim, yalnızca bölgeyi değil küresel ekonomiyi etkiler. Enerji arzı üzerindeki en küçük tehdit bile petrol fiyatlarını sıçratır, küresel enflasyonu tetikler ve büyük güçleri daha doğrudan pozisyon almaya iter. Bu noktada savaş, askeri olmaktan çıkar; ekonomik ve diplomatik cepheleri de kapsayan geniş ölçekli bir krize dönüşür.
Üçüncü eksen ise büyük güç rekabetidir. Ortadoğu, yalnızca yerel aktörlerin değil, küresel güçlerin de satranç tahtasıdır. Washington’un güvenlik öncelikleri ile Moskova ve Pekin’in bölgesel nüfuz arayışları kesiştiğinde, sınırlı bir çatışma bile jeopolitik bloklaşmayı derinleştirebilir. Bu tür bloklaşmalar, yanlış hesaplama riskini artırır. Tarih, büyük savaşların çoğu zaman kontrol edilemeyen tırmanış zincirleriyle başladığını gösteriyor.
Ancak bölgesel savaş ihtimalini yalnızca askeri haritalarla analiz etmek eksik kalır. Küresel güç ağlarının niteliği de bu sürecin arka planında önemlidir. Jeffrey Epstein dosyası, siyaset, finans ve istihbarat çevreleri arasındaki karmaşık ilişkileri görünür kılmıştı. Dosyada isimleri geçenler arasında Bill Clinton, Donald Trump ve Prince Andrew gibi küresel ölçekte tanınan figürler bulunuyordu. Bu isimlerin hukuki sorumlulukları ayrı bir tartışma konusudur; ancak dosyanın ortaya çıkardığı gerçek şudur: Küresel elit ağları, siyasal karar alma süreçleriyle iç içe geçmiş durumdadır.
Bu ağların varlığı, dış politika kararlarının her zaman kamuoyuna sunulduğu kadar “şeffaf” olmadığını düşündürür. Savaş kararları çoğu zaman güvenlik söylemiyle çerçevelenir; fakat arka planda ekonomik çıkarlar, enerji yatırımları, savunma sanayii sözleşmeleri ve finansal ilişkiler bulunabilir. Epstein skandalı, elit çevrelerin karşılıklı bağımlılık ve sessizlik ilişkileriyle nasıl örüldüğünü göstermişti. Bu durum, kamuoyunun savaş ve barış kararlarını sorgulamasını daha da gerekli kılıyor.

Elbette İran’a yönelik saldırının doğrudan Epstein dosyasıyla bağlantılı olduğunu iddia etmek spekülatif olur. Ancak küresel güç yapılarının kapalı doğası, demokratik denetimin zayıflığı ve elit ağlarının sürekliliği, savaş kararlarının arka planını tartışmayı meşru kılar. Demokratik toplumlarda dış politika, dar çevrelerin değil halkın denetimine açık olmalıdır.
Bugün Ortadoğu’da yaşanan gerilim, yalnızca askeri bir mesele değil; aynı zamanda küresel güç yapılarının nasıl işlediğine dair bir sınavdır. Eğer karar alma süreçleri dar elit ağlarının etkisine açık kalırsa, savaş ihtimali her zaman masada olacaktır. Şeffaflık, hesap verebilirlik ve uluslararası hukuk, bölgesel savaş riskini azaltmanın temel araçlarıdır.
Şiddet sarmalının büyümesi halinde kazanan olmayacaktır. İran’da, İsrail’de, Filistin’de ya da Körfez’de yaşayan sıradan insanlar, büyük güç hesaplarının bedelini ödeyecektir. Bölgesel bir savaş, yalnızca sınırları değil; kuşakların hafızasını da yakar.
Bu nedenle bugün en acil ihtiyaç, askeri caydırıcılığın ötesinde diplomatik kanalların güçlendirilmesidir. Gerilimin kontrollü biçimde düşürülmesi, vekil güçler üzerinden yürüyen çatışmaların sınırlandırılması ve enerji güvenliği konusunda uluslararası işbirliğinin artırılması hayati önemdedir.
Ortadoğu’nun yeni bir topyekûn savaşı kaldıracak gücü yok. Küresel elit ağlarının gölgesinde değil, halkların açık iradesiyle şekillenen bir barış perspektifi gereklidir. Aksi halde bombaların gölgesi yalnızca bugünü değil, geleceği de karartacaktır.
Ercan EROĞLU Eğitim Bilimleri Uzmanı, Araştırmacı