Bu kez mesele yalnızca bölgesel bir savaş değil, küresel istikrarın geleceği olacaktır.

Ortadoğu’da yükselen gerilim artık yalnızca bölgesel bir kriz değil; küresel güç rekabetinin yeni cephesi olma potansiyeli taşıyor. İran’a yönelik saldırı ve karşılıklı tehdit dili, meseleye yalnızca Washington–Tahran ya da Tel Aviv–Tahran hattından bakmayı yetersiz kılıyor. Bu kriz, aynı zamanda 21. yüzyılın en belirleyici jeopolitik kırılmasına — Amerika Birleşik Devletleri ile Çin arasındaki sistemik rekabete — eklemlenmiş durumda. Üstelik Rusya da bu denklemde edilgen değil, aktif bir aktör.

Çin ve Rusya’nın İran’a verdiği destek, yalnızca diplomatik dayanışma olarak okunamaz. Bu destek, ABD merkezli küresel düzene karşı alternatif güç bloklarının inşasıyla ilgilidir. Moskova açısından İran, Batı yaptırımlarına karşı birlikte hareket edilebilecek stratejik bir ortaktır. Pekin açısından ise İran, enerji güvenliği ve Kuşak-Yol girişiminin sürekliliği bakımından kritik bir düğüm noktasıdır. İran’ın istikrarsızlaşması, Çin’in Orta Asya–Ortadoğu–Akdeniz hattındaki ticari ve lojistik planlarını doğrudan etkiler.

Abd İran İsrail Savaşı

ABD ile Çin arasındaki rekabet, artık yalnızca ticaret tarifeleri veya teknoloji transferi meselesi değildir; askeri kapasite, yarı iletken üretimi, yapay zekâ ve hipersonik füze sistemleri gibi alanlarda derinleşmiş bir stratejik mücadeledir. Washington, Hint-Pasifik’te Çin’i çevreleme politikası izlerken; Pekin, Avrasya ve Ortadoğu’da ekonomik ve diplomatik nüfuzunu genişletmektedir. İran krizi, bu rekabetin yeni bir yansıma alanı olabilir.

Çin’in son yıllarda askeri modernizasyonu hız kazandı. Deniz kuvvetlerinin kapasite artışı, hipersonik füze denemeleri ve siber savaş alanındaki yatırımlar, Pekin’in yalnızca ekonomik değil askeri bir güç olarak da konumlanma iradesini gösteriyor. Her ne kadar Çin, doğrudan askeri müdahaleden kaçınan bir dış politika çizgisi izlese de, stratejik ortaklarına siyasi ve teknolojik destek sağlayarak dolaylı bir denge kurma stratejisi benimsiyor. İran’a yönelik sert yaptırımlar ve askeri baskılar, Çin’in ABD’ye karşı daha açık pozisyon almasına zemin hazırlayabilir.

Rusya cephesinde ise Ukrayna savaşı sonrası oluşan jeopolitik kırılma, Moskova’yı Batı karşıtı bloklaşmada daha kararlı bir çizgiye itmiş durumda. İran ile askeri ve teknolojik işbirliği, özellikle insansız hava araçları ve savunma sistemleri alanında karşılıklı bağımlılık yaratmıştır. Eğer İran’a yönelik saldırılar genişlerse, Rusya bunu ABD’nin küresel çevreleme stratejisinin bir parçası olarak okuyabilir ve daha açık destek kanalları geliştirebilir.

Bu tablo, bölgesel bir çatışmanın büyük güçler arası vekâlet savaşına dönüşme riskini artırıyor. İran’a yönelik her askeri hamle, Çin ve Rusya’nın diplomatik ve ekonomik tepkisini tetikleyebilir. Bu tepkiler doğrudan askeri müdahale biçiminde olmayabilir; ancak enerji anlaşmaları, silah teknolojisi transferleri, finansal sistemde dolar dışı alternatiflerin güçlendirilmesi gibi adımlarla ABD’nin küresel etkisini sınırlama yönünde ilerleyebilir.

Özellikle enerji boyutu kritik. Çin, dünyanın en büyük enerji ithalatçılarından biri olarak İran petrolüne erişimi stratejik bir mesele olarak görüyor. ABD’nin yaptırım politikaları, Pekin’i alternatif ödeme sistemleri ve yerel para birimleri üzerinden ticareti artırmaya yöneltti. Bu eğilim, dolar merkezli finans sisteminin uzun vadeli konumunu da tartışmaya açıyor. İran krizi, ekonomik bloklaşmayı hızlandırabilir.

Ancak burada önemli bir eşik var: Çin, küresel ekonomik entegrasyondan en fazla yarar sağlayan ülkelerden biri. Bu nedenle açık bir askeri cepheleşme, Pekin’in uzun vadeli çıkarlarına zarar verebilir. Çin’in muhtemel stratejisi, doğrudan savaşa girmekten kaçınırken ABD’nin Ortadoğu’daki maliyetlerini artıracak diplomatik hamleler yapmak olacaktır. Rusya ise daha sert retorik ve güvenlik işbirliği adımlarıyla bu dengeyi destekleyebilir.

Bölgesel savaş ihtimali tam da bu noktada büyüyor. Eğer İran’a yönelik saldırılar yoğunlaşır ve Tahran misilleme yoluna giderse, Körfez’de enerji hatları tehlikeye girebilir. Bu durum Çin’i ekonomik olarak, Rusya’yı ise stratejik olarak sürecin içine daha fazla çeker. ABD ise müttefikleriyle birlikte askeri varlığını artırabilir. Böyle bir senaryo, kontrollü krizden kontrolsüz tırmanışa geçiş anlamına gelir.

Sonuç olarak İran krizi, yalnızca Ortadoğu’nun değil, küresel güç mimarisinin geleceğiyle ilgilidir. Çin–ABD rekabeti derinleştikçe, bölgesel çatışmalar büyük güç hesaplaşmasının yansımalarına dönüşme riski taşır. Rusya’nın pozisyonu ise bu denklemi daha karmaşık hale getirir. Şiddetin yayılması, yalnızca yerel halkları değil küresel ekonomiyi ve uluslararası sistemi de sarsacaktır.

Bugün en rasyonel seçenek, askeri tırmanışı sınırlamak ve çok taraflı diplomasi kanallarını güçlendirmektir. Aksi halde İran üzerinden başlayan kriz, 21. yüzyılın büyük güç rekabetini daha tehlikeli bir aşamaya taşıyabilir. Bu kez mesele yalnızca bölgesel bir savaş değil, küresel istikrarın geleceği olacaktır.

Ercan EROĞLU Eğitim Bilimleri Uzmanı, Araştırmacı

[email protected]