Uluslararası ekonomik kuruluşların 2026 yılına ilişkin projeksiyonları küresel ekonominin büyümeye devam edeceğini gösteriyor. IMF dünya ekonomisinin yaklaşık yüzde 3 büyüyeceğini öngörürken, daha temkinli bir tahmin yapan Dünya Bankası büyümenin yüzde 2,6–2,7 civarında olacağını düşünüyor. Türkiye için IMF’nin tahmini ise yaklaşık yüzde 3,7. Bu rakamlar ilk bakışta küresel ekonominin ciddi bir kriz içinde olmadığını düşündürebilir.

Ancak 2026’nın ekonomik görünümünü belirleyen en kritik unsur artık yalnızca büyüme oranları değil; jeopolitik gerilimler ve enerji piyasalarındaki şoklardır. Özellikle İran, İsrail ve ABD arasında tırmanan savaş küresel ekonomi için yeni bir petrol şoku riskini gündeme getirmiş durumda.

Son haftalarda Orta Doğu’da yaşanan askeri gerilimler petrol piyasalarını hızla etkiledi. Küresel petrol fiyatları 100 doların üzerine çıkarken enerji piyasalarında büyük bir oynaklık ortaya çıktı. Savaşın en kritik ekonomik etkisi ise petrolün taşındığı en önemli geçiş noktalarından biri olan Hürmüz Boğazı üzerindeki risklerden kaynaklanıyor. Dünya petrol ticaretinin yaklaşık yüzde 20’si bu dar su yolundan geçiyor. Bu nedenle İran ile ABD-İsrail ekseni arasında yaşanan savaş yalnızca bölgesel bir çatışma değil, aynı zamanda küresel enerji sistemini sarsabilecek bir gelişme anlamına geliyor.

Analistler petrol fiyatlarının bazı senaryolarda 130 hatta 150 dolar seviyesine kadar çıkabileceğini öngörüyor. Petrol fiyatlarındaki yükseliş küresel ekonomi üzerinde doğrudan bir maliyet baskısı yaratır. Enerji maliyetleri arttığında üretim, ulaşım ve gıda fiyatları da yükselir. IMF hesaplamalarına göre petrol fiyatlarındaki her yüzde 10’luk artış küresel enflasyonu yaklaşık yüzde 0,4 yükseltebilir ve ekonomik büyümeyi aşağı çekebilir.

Bu nedenle İran-İsrail gerilimi yalnızca enerji piyasalarını değil, küresel büyüme beklentilerini de etkiliyor. Bazı finans kuruluşları petrol fiyatlarındaki artışın küresel büyümeyi düşürerek dünya ekonomisinde stagflasyon riskini artırabileceğini belirtiyor. Stagflasyon, yani düşük büyüme ile yüksek enflasyonun aynı anda yaşanması, özellikle 1970’lerdeki petrol krizlerinden sonra küresel ekonominin en korkulan senaryolarından biri olarak bilinir. Bugün yaşanan gerilimler bu tarihi deneyimi yeniden gündeme getiriyor.

Orta Doğu’daki gerilim yalnızca İran ve İsrail arasındaki askeri çatışma olarak görülmemelidir. Bu aynı zamanda küresel güç rekabetinin bir parçasıdır. ABD uzun süredir Orta Doğu’daki enerji yollarının güvenliğini kendi küresel hegemonyasının önemli bir unsuru olarak görüyor. Çin ve Avrupa ise enerji açısından bu bölgeye büyük ölçüde bağımlı durumda.

Dolayısıyla Hürmüz Boğazı’nda yaşanacak bir kriz yalnızca petrol fiyatlarını değil, küresel güç dengelerini de etkileyebilir. Bu nedenle ABD yönetimi boğazın güvenliği için uluslararası bir askeri koalisyon oluşturma çağrısı yaparken, İran bu suyolunun kontrolünü stratejik bir baskı aracı olarak kullanabileceğini açıkça ifade ediyor.

Enerji piyasaları üzerindeki bu jeopolitik rekabet, küreselleşmenin önceki dönemindeki nispeten istikrarlı enerji sisteminin giderek kırılgan hale geldiğini gösteriyor.

Kaosun Ortasındaki Türkiye Ekonomisi İçin Riskler

Türkiye açısından bu gelişmelerin etkisi daha da belirgin olacaktır. Türkiye enerji açısından büyük ölçüde dışa bağımlı bir ekonomidir ve petrol fiyatlarındaki artış doğrudan cari açığı ve enflasyonu etkiler. Petrol fiyatlarının yükselmesi şu sonuçları doğurması olasıdır.

ü Enerji ithalat faturası artar,

ü Enflasyon üzerindeki maliyet baskısı yükselir,

ü Cari açık genişleyebilir,

ü Merkez Bankası’nın para politikası alanı daralabilir.

Bu durum Türkiye’nin büyüme performansını da dolaylı olarak etkileyebilir. IMF’nin öngördüğü yüzde 3,7’lik büyüme oranı, enerji fiyatlarının hızla yükseldiği bir ortamda aşağı yönlü revize edilebilir. Özellikle sanayi üretimi ve ulaşım maliyetleri petrol fiyatlarına duyarlı olduğu için enerji şokları Türkiye ekonomisinde geniş bir fiyat zinciri yaratır. Bu durum yalnızca makroekonomik göstergeleri değil, hane halkının yaşam maliyetlerini de doğrudan etkiler.

2026 yılında küresel ekonominin karşı karşıya olduğu tablo oldukça karmaşık görünüyor. Bir yandan ekonomik büyüme devam ediyor, diğer yandan jeopolitik riskler ve enerji şokları ekonomik istikrarı tehdit ediyor. İran-İsrail-ABD gerilimi bu kırılganlığın en somut örneklerinden biri.

Petrol fiyatlarındaki yükseliş, finansal piyasalardan enflasyona kadar birçok alanda zincirleme etkiler yaratabilir. Ancak bu gelişmeler aynı zamanda daha geniş bir dönüşüme de işaret ediyor. Küresel ekonomi artık yalnızca piyasa dinamikleriyle değil, jeopolitik rekabet, enerji güvenliği ve askeri gerilimler tarafından şekilleniyor.

Bu nedenle 2026’nın ekonomik sınavı yalnızca büyüme oranlarıyla ölçülemez. Türkiye için de temel mesele aynı noktada düğümleniyor. Ekonominin büyümesi önemli, ancak bu büyümenin dış şoklara karşı ne kadar dayanıklı olduğu daha kritik bir sorudur.

Sonuçta bugün dünya ekonomisinin karşı karşıya olduğu gerçek sınav yalnızca büyüme değil; savaş, enerji ve jeopolitik rekabet çağında ekonomik istikrarı koruyabilmektir. Ülkemiz için ise, ateş çemberinin tam orta yerinde, küresel güç odaklarının birbiriyle rekabet ettiği bir coğrafyada bulunmasından dolayı yumuşak güç politikaları uygulayarak nasıl bir çıkış yolu bulacağı önem kazanıyor.

Okuma Önerisi: Yumuşak Güç, Joseph S. Nye Jr

Ercan EROĞLU Eğitim Bilimleri Uzmanı, Araştırmacı

[email protected]