Ahmet Taştan

HİKAYE KURMAK

03 Aralık 2015 / Perşembe 19:02:10 | YAZARLAR | Ahmet Taştan

Fon müziği eşliğinde önünde duran klavyenin tuşlarına basıyordu. Şimdi mükemmel bir piyanodan eşsiz nağmeler döktürürcesine anlamlı kelimeler savuruyordu satırlara. Yapması gereken şey bir konuyu muhatabını ikna etmek üzere kendi iç dünyasında tartışmaktı. Lehte ve aleyhte olan fikirleri sıralamaktı ardı sıra .

 Önce bir kahraman bulması lazımdı.  Hikâyesini başkahramanını sevmeli, beğenmeli ve onun üzerinden kendi fikirlerini konuşturmalıydı. Tarihte roman yazan birçok ünlü yazar da böyle yapmamış mıydı? Mesela Halit Ziya kendi edebi yaklaşımlarını “Mai ve Siyah” romanındaki Ahmet Cemil’e söyletmemiş miydi?  Her neyse bunları bir kıyıya  bırakmalıydı şimdi.

Tartışacak konular o kadar çoktu ki bu zıtlıklar dünyasında. O, yaratılışla ilgili en temel fikirleri bulmak ve insanlığın tarihi mevzuları tartışmak istiyordu. Bunun için de bilgi dağarcığında mekan tutmuş okuduklarını düşünmeye başladı.

Kitapta “sizin dininiz size, benim dinim bana” diye biten bir sureyi hatırladı.  İnsanlar inanacakları tanrıları kendi seçiyordu. Yaşayacakları hayatı kendileri belirliyordu. Lakin bu seçimlerine tesir eden bir şeyler yok muydu? Mesela “inandığın gibi yaşamaz isen yaşadığın gibi inanırsın” diyenler ne demek isterlerdi…

 Akşam ezanı okunmuştu ve dersin sonuna yaklaşıyorlardı. Evde annesinin hangi yemeği yaptığını düşündükçe fikirleri darmadağın oluyordu. Bu konuyu burada kesip daha sonra devam etse olmaz mıydı? Ancak biliyordu ki  fikri yoğunlaşma çok zaman alıyor, ipin koptuğu yeri bulmak da zor oluyordu.

Demek ki insan çevresinde gördüklerinin doğru olduğuna inanıyor ve hayatının geri kalanını da öyle yaşamak istiyordu. Ya ortamlar farklı ise, biri diğerinin kabullerini kabul etmiyorsa. Yaşam şartları farklı olanlar bir araya gelemeyecek mi? Bir de dünyaları çok farklı olan iki insanın aşık olması yok mu? Kültürleri, dinleri, yaşayışları farklı olan iki insan, gönül iklimin üflediği o duygusal atmosferde bir ömür geçirmeyi göze alabiliyorlar. Sevgi tüm engelleri aşan bir unsur olarak her derde bir deva değil miydi?

Hani “tartışacaktım” diye düşündü. Yine karakterinin bir getirisi olarak iki farklı olanı birleştirdi. Düşmanlığı sevmiyordu, farklılıkların kendi sınırları içinde varlığına derin saygı duyardı.

Evlilik üzerinden farklı dünyaları birleştirip sıkıntıları sevgi atmosferinden giderme düşüncesine sahip olması her bir olayda da bu yaklaşımı sergilemesi anlamına gelmiyordu. Ancak kavgaların ardındaki sıkıntı farklı olmak değil, o farklılıkları inatla kaşımaktı. Bu farklılıkları bir  iç zenginliği olarak görmek daha büyük kazanç olacaktı ancak dünyanın kaderi buna müsait değildi.

 Satırları akıp giderken hala bir kahraman bulamadığını fark etti. Kahramanına bir kültür giydirecek, bir karakter belirleyecek bir kader çizecekti. Onu bir fikrin hizmetkarı yapacaktı ancak sırlar dünyasının büyüsünü dağıtmaya gücü yetmeyeceğini anlayınca, sustu.

Suskunluğun sınırsız dünyasında bile kelimelere ihtiyacı vardı. Kelimesiz düşünemediği fark ettiği günden beri kelime keşfine çıkıyordu zaman zaman. Kelimelere önem verirdi. Çünkü isimleri öğreten, kelime bilgisini üstünlüğe sebep kıldı.  Doğruyu ve hakikati ifade  eden kelimelerin peşinden gitmeye karar verdi. Biliyordu ki hikayesini kelimelerin imkanıyla mümkün kılacaktı ancak. 

 

Tüm Yorumları Göster (0)