Ahmet Taştan

16 TEMMUZ 2053

01 Ağustos 2016 / Pazartesi 18:56:59 | YAZARLAR | Ahmet Taştan

Aksakallı yaşlı adamın gözleri nemlenmişti birden. Yanında oturan torunu “Dede neden ağlıyorsun şimdi ?” deyivermişti.  Büyüklerini “güçlü olduğunu bilsin” diye her zaman dikkatli davranan yaşlı adam bu sefer öyle yapmadı. Durakladı, yaşlı gözlerini kaldırdı oradaymışçasına bir zamanlar İnegöl Belediyesi tabelasının bulunduğu noktaya baktı. Derin düşünceler arasında yıllar öncesine gitmişti. Beyninin ortasında binlerce ak yıldızlı al bayrak dalgalanıyordu. Boy boy dalgalanan bayrakların arasından daha büyük olanı şanlı bir pehlivan gibiydi. Anımsadı onu.

Bir taraftan Mehteran marşlarını söylerken gönlünün nasıl çırpındığını hissetti ihtiyar. Onlara eşlik edercesine dudaklarını kıpırdattı. Küçük çocuk “ne diyorsun dede, ben bir şey anlamıyorum?” deyince durdu.

Belediye binasının cümle kapısının iki yanına asılmış büyük bayrakları ayrıca düşündü. Saçlarına aklar düşmüş bu ihtiyar, titreyen elleriyle torununun başını okşarken karar verdi, anlatacaktı. Her şeyi; duygularını, gördüklerini, duyduklarını, okuduklarını…

Yavrum, yıllar önce, bu memleketin başında yiğit mi yiğit cesur mu cesur bir cumhur reisi vardı. Onun zamanında yaşamaktan, onunla yürümekten her zaman onur duyacağıma inanmıştım. Millet ona inanmıştı, onu çok seviyorduk. “Dik dur eğilme, bu millet seninle” diye haykırdı bu millet her daim. O da cevap verdi kürsülerden her zaman “Biz ancak Allah’ın önünde eğiliriz” dedi.

Yavrum, 2016 yılının bir Cuması memleketimiz nasıl bir derdi savuşturdu, bilemezsin. Günlerce bu meydanlarda bekledik, hiç bıkmadık. Çünkü millet cumhurbaşkanını dinliyordu. Ona “reis” diyorduk. “Reis çıkın sokaklara, çıkın caddelere, çıkın meydanlara” dedi biz her gece bu meydanlarda bekledik. “Bu vatan için”  nice gençler şehit oldu. O günlerde gençlerin yaptığı kahramanlığını, yıllar önce Çanakkale’de atalarımızın şahlanan ruhu ile yürüdük sokaklarda.

Hala hayret ve hayranlıkla anarım o tankın paletleri önüne uzanan gençleri. Ne büyük cesaret, ne büyük kahramanlıktı o Ya Rabbi…  Sadece ellindeki bayrakla yollara çıkan, tanka tüfeğe karşı koyan millet üzerindeki külleri attı. Bizi uyandıran, biri sevk ve idare eden o müthiş liderin sesini hayrandık yavrum. Milletin gönlünü nasılda bir hale getirmişti. Şiirler okurdu bize: Kaderin üstünde bir kader vardır” der;  “kefenimizle çıktık biz bu yola” diye eklerdi. Biz ona kefildik o bize şahitti. Ondan başka kimseye güvenemiyordu millet. Onun adına bestelenmiş şarkılarla nasıl da coşardık bir görseydin.

Şahlanmış bir millettik artık. Tüm dünyaya yetecek kadar zengindi sevgimiz. Vatanımız dünya, milletimiz tüm mazlum milletler idi. Bizim önümüzde biz de onun ardında yürüyeceğimize inanıyorduk.

Darbe yapmak istediler hainler, ancak milletten büyük bir darbe yediler. Unutma yavrum onların bir tuzağı varsa Allah’ında bir tuzağı vardır. O günlerde anlamıştım ben; Zafer günlerini Rabbimiz insanlar arasında dolaştırıyordu ve sıra emperyalistlerin zulmü altında inleyenler mazlum Müslümanlara gelmişti. Dünyanın her yerinde, her meydanda bayraklarımız dalgalanıyordu.

İnegöl’ün bu meydanı da bu büyük orkestraya eşlik ediyordu. Her akşam Belediye önünde toplanırdık. Bir festival, bir düğün havası vardı. Sanatçılarımız, siyasetçilerimiz halka hitap ediyorlar, eserlerini söyleyip coşturuyorlardı. Ben de olağanüstü hal durumunda gözaltı süresi otuz güne çıktığı için ne zaman biteceğini bilmediğimiz meydanlardaki bekleyişimizi süresini otuz gün diye tahmin etmiştim.

Fark etmezdi reis davet etti ne zaman derse o zaman eve dönerdik. Ne özlemişim itaat kültürünü, ne çok hasret duymuşum bir sese kulak verip milletçe yürümeyi. “Kızıl elmaya” idealine çok yakın olduğumuzu hissederdim.

Küçük torunu, bir destan dinliyormuş gibi dinleti nefesini tutarak. Dede “ben de şehit olmak istiyorum” dedi. “Allah için, vatan uğruna şehit düşmek istiyorum” deyince 16 Temmuz şehitlerinin neyi başardığını hatırladı. Babasıyla birlikte şehit düşenleri, askerde şehit olmak isteyip de köprüde şehit düşen, abdest alıp sokağa çıkanları, hava alalına koşanları da anlatacaktı aksakallı ihtiyar.

“Yavrum” dedi ihtiyar titren elleriyle omuz başlarından tutup sarsarak. “Ne zaman içimizden bir hain çıkarsa ona hak ettiği cezayı en adil biçimde vermekten çekinme” dedi. Elini ceketinin cebine götürdü. Beyaz mendiliyle gözyaşlarını silerken, dudakları kıpır kıpırdı. O günlerde gıpta ettiği şehitleri özlüyordu. Güzel insanların katındaki kıymetini kulaklarıyla duydu. Rahman katındaki değerini de kitaplarda okumuştu. Yaşına rağmen heyecanını kaybetmedi aksakallı ihtiyar.                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                           

Tüm Yorumları Göster (0)