Bir proje tartışmasından geriye kalan sorular...

Bir belediye meclisinin önüne gelen projeyi tartışması da reddetmesi de olağandır. Zaten yerel demokrasinin işlevlerinden biri budur.

Fakat İnegöl Belediye Meclisi'nde Erasmus+ kapsamında 30 bin avro destek almaya hak kazanan ReWriting HERitage projesi etrafında yaşanan tartışma, bir süre sonra “proje kabul edilmeli miydi, edilmemeli miydi?” sorusunun ötesine geçmiş görünüyor.

Çünkü kamuoyuna yansıyan eleştirilerle projenin özgün başvuru metni yan yana konulduğunda bazı dikkat çekici anlam farklılıkları ortaya çıkıyor.

“Tarihi yeniden yazmak”tan söz edildiği ileri sürülüyor.

“Ritüel” kelimesi dinî ayin olarak yorumlanıyor.

Birbirinden farklı üç geleneğin aynılaştırıldığı söyleniyor.

Gençlerin farklı dinlere ait uygulamaların içine çekilebileceği endişesi dile getiriliyor.

Hatta Avrupa Birliği'nin projelere “gözlemci” yerleştirdiği ve bu kişilerin “bizim değerlerimizi gözlemlediği” yönünde bir değerlendirme ortaya çıkıyor.

Bu noktada yapılabilecek en sağlıklı şey, tartışmanın taraflarından herhangi birinin yorumunu esas almak yerine, söylenenlerle özgün başvuru metnini yan yana koymak.

Ortaya çıkan tablo bazı soruları sormayı gerekli kılıyor.

Önce projenin adı: ReWriting HERitage

Tartışmanın ilk başlıklarından biri projenin adı.

ReWriting HERitage.

İngilizcede heritage “miras”, özellikle bu bağlamda “kültürel miras” anlamına geliyor.

Ancak proje isminde kelimenin içindeki HER bölümünün özellikle öne çıkarıldığı görülüyor. İngilizcedeki her sözcüğünün kadın zamiriyle ilişkisi düşünüldüğünde bunun bilinçli bir kelime oyunu olduğu izlenimi oldukça güçlü.

Üstelik projenin kadınların kültürel mirastaki görünürlüğünü ve kamusal alandaki rollerini inceleyen içeriği düşünüldüğünde, başlıktaki bu tercihin içerikle de son derece uyumlu olduğu görülüyor.

Bu durumda ReWriting HERitage ifadesini yalnızca kelime kelime çevirerek “tarihi yeniden yazmak” biçiminde okumak, başlığın taşıdığı kelime oyununu ve kavramsal bağlamı gözden kaçırma riski taşıyor.

Kaldı ki sosyal bilimlerde tarihsel anlatıların “yeniden yazılması” veya “yeniden okunması”, geçmişte yaşanan olayları değiştirmek anlamına gelmez.

Yeni belgeler, farklı tanıklıklar, toplumsal hafıza çalışmaları veya tarih anlatısında yeterince görünür olmayan grupların deneyimleri geçmişe ilişkin yorumlarımızı değiştirebilir.

Kadınların tarihsel deneyimlerini görünür hâle getiren çalışmalar da bunun örneklerinden biridir.

Dolayısıyla burada sorulması gereken belki de şudur:

Tartışılan şey gerçekten projenin söylediği şey midir, yoksa bir İngilizce başlığın Türkçede yarattığı çağrışım mıdır?

“Ritüel” kelimesi gerçekten ne anlama geliyor?

Benzer bir kavramsal sorun “ritüel” kelimesinde de ortaya çıkıyor.

Gündelik Türkçede ritüel denildiğinde pek çok kişinin zihninde dinî bir ayin canlanabilir.

Fakat antropoloji, sosyoloji ve kültürel miras çalışmalarında kavramın kullanım alanı bundan çok daha geniştir.

Belirli zamanlarda tekrarlanan, sembolik anlam taşıyan, toplumsal aidiyetleri veya ortak değerleri görünür kılan uygulamalar da ritüel kavramı altında incelenebilir.

Mezuniyet töreninden geçiş törenlerine, mevsimlik kutlamalardan geleneksel şenliklere kadar pek çok seküler uygulama akademik literatürde bu kavramla ele alınabilir.

Bu nedenle proje metnindeki ritual sözcüğünü doğrudan “dinî ayin” olarak okumak tek mümkün yorum değildir; hatta metnin bağlamı dikkate alındığında oldukça dar bir okuma gibi görünmektedir.

Buradaki mesele İngilizce bir kelimenin sözlük karşılığından da fazlasıdır.

Mesele, o kavramın uluslararası literatürde nasıl kullanıldığını bilmektir.

Dolayısıyla projeye yöneltilen eleştirilerin bir bölümü “ritüel” kelimesinin dinî anlamı üzerine kuruluyorsa, önce bu kavramsal ayrımın yapılmış olup olmadığını sormak gerekiyor.

Üç gelenek aynı mı kabul edilmiş?

Proje Türkiye'deki Dipsizgöl Kırsal Kadınlar Günü'nü, Yunanistan'daki Gynaikokratia'yı ve İspanya'daki Santa Águeda geleneğini karşılaştırmalı olarak ele alıyor.

Kamuoyuna yansıyan eleştirilerden biri, tarihsel kökenleri farklı bu geleneklerin aynı düzlemde değerlendirilmesi.

İlk bakışta makul bir itiraz gibi görünebilir.

Ta ki özgün proje metnindeki şu cümle okununcaya kadar:

“The origins of these rituals differ.”

Türkçesi oldukça açık:

“Bu ritüellerin kökenleri farklıdır.”

Üstelik metin bununla da yetinmeyip söz konusu geleneklerin farklı tarihsel ve toplumsal bağlamlarda ortaya çıktığını açıkça belirtiyor.

Dolayısıyla burada ilginç bir durum ortaya çıkıyor.

Eleştiri, üç geleneğin kökenlerinin farklı olduğunu söylüyor.

Proje de üç geleneğin kökenlerinin farklı olduğunu söylüyor.

O hâlde anlaşmazlık nerede?

Muhtemelen “karşılaştırmak” ile “aynılaştırmak” arasındaki ayrımda.

Karşılaştırmalı sosyal bilim araştırmalarında iki olgunun birlikte incelenebilmesi için aynı tarihsel kökenden gelmeleri gerekmez. Aksine, karşılaştırmanın amacı çoğu zaman hem benzerlikleri hem farklılıkları ortaya çıkarmaktır.

Başvuru dosyasından anlaşıldığı kadarıyla üç uygulamanın ortaklaştırıldığı nokta dinî kökenleri değil; kadınların belirli dönemlerde kamusal alandaki görünürlüğü ve toplumsal rollerin sembolik biçimde değişmesidir.

Bu durumda şu soruyu sormak kaçınılmaz hâle geliyor:

Projenin açıkça “kökenleri farklıdır” dediği geleneklerin aynılaştırıldığı düşüncesi karar vericilere nasıl ulaştı?

Yunanistan örneğinde gözden kaçan bir ayrıntı: Ebeler

Yunanistan'daki Gynaikokratia geleneğinin tarihsel arka planına biraz daha yakından bakıldığında tartışmanın başka bir boyutu ortaya çıkıyor.

Geleneğin tarihsel katmanlarından biri, Kuzey Yunanistan'daki bazı topluluklarda Babo Günü olarak bilinen ve ebelerin onurlandırılmasıyla ilişkilendirilen uygulamalara uzanıyor.

Doğumlarda kadınlara yardımcı olan ebenin toplumdaki yeri, kadınlar arasındaki dayanışma ve daha sonra kadınlarla erkeklerin gündelik rollerinin sembolik olarak yer değiştirmesi bu geleneğin tarihsel anlatısında önemli bir yer tutuyor.

Bu, söz konusu geleneğin tarihinin hiçbir dinî unsur taşımadığı anlamına gelmez.

Fakat yalnızca dinî geçmiş üzerinden anlatılması da aynı ölçüde eksik bir tablo oluşturur.

Zaten kültürel mirasın doğası çoğu zaman böyledir.

Din, toplumsal yapı, gündelik hayat, ekonomik ilişkiler, cinsiyet rolleri ve tarihsel dönüşüm birbirinden steril biçimde ayrılmış alanlar değildir.

Bir geleneği araştırmak da bütün bu katmanları görmek anlamına gelir.

Dolayısıyla bir kültürel uygulamanın geçmişinde dinî bir unsur bulunmasıyla, o uygulamayı inceleyen bir projenin dinî faaliyet yürütmesi aynı şey değildir.

Başka bir kültürü tanımak, o kültürün dinini benimsemek midir?

Tartışmanın belki de en ilginç taraflarından biri, gençlerin farklı dinî geçmişlere sahip kültürlerle temasının kendi değerleri açısından bir risk oluşturabileceği düşüncesi.

Bu endişeyi küçümsemek yerine mantıksal sonucuna kadar götürmek daha yararlı olabilir.

Gerçekten bir insan başka bir kültürel mirasla karşılaştığında din değiştirir mi?

Bir kiliseyi görmek, bir azize gününün tarihini öğrenmek, başka bir toplumun geleneğini gözlemlemek veya o kültürden insanlarla konuşmak kişinin kendi inancını terk etmesi için yeterli midir?

Elbette insanlar hayatlarının herhangi bir döneminde inançlarını değiştirebilir. Bu, bireysel inanç özgürlüğünün alanıdır.

Fakat kültürel temas ile din değiştirme arasında otomatik bir nedensellik kurmak oldukça iddialı bir varsayım olur.

Hatta bu varsayım başka bir soruyu beraberinde getiriyor:

Bir inancın sağlamlığı, başka inançlardan habersiz kalmaya mı; yoksa onları tanıdığı hâlde kendi inancını bilinçli biçimde sürdürebilmeye mi dayanır?

Dahası, kültürel etkileşimin neden yalnızca tek yönlü düşünüldüğü de açık değildir.

İnegöllü gençlerin İspanya veya Yunanistan'daki kültürel mirastan etkilenmesi ihtimal dahilindeyse, Türkiye'ye gelen İspanyol veya Yunan gençlerin Anadolu'nun kültüründen ve İslam medeniyetinin izlerinden etkilenmesi de aynı mantık içinde ihtimal dahilinde olmalıdır.

Hatta bu mantık sonuna kadar götürülecekse, bir Türk gencinin Hristiyanlıktan etkilenme ihtimali kadar bir İspanyol veya Yunan gencinin İslam'ı tanıyıp Müslüman olma ihtimali de teorik olarak vardır.

Ama mesele zaten bu değil.

Başvuru metni incelendiğinde din değiştirmeye veya dinî yönlendirmeye ilişkin bir amaç görülmüyor. Görülen şey, gençlerin farklı kültürel mirasları incelemesi, birbirleriyle iletişim kurması ve bunları karşılaştırmalı biçimde değerlendirmesi.

Dolayısıyla tartışılması gereken, kültürel temasın kendisinin tehdit kabul edilip edilmeyeceğidir.

Kendi değerlerine güvenmek ile gençleri başka kültürlerden uzak tutmak aynı şey değildir.

Peki kim kimi “gözlemliyor”?

Kamuoyuna yansıyan değerlendirmeler arasında belki de en fazla açıklığa kavuşturulması gerekenlerden biri, Avrupa Birliği'nin bu tür projelere “gözlemci” koyduğu ve bu kişilerin “bizim değerlerimizi gözlemlediği” yönündeki ifade.

Bu söz ilk duyulduğunda, Avrupa Birliği tarafından görevlendirilen kişilerin Türkiye'ye gelerek yerel toplumu ve değerlerini izlediği gibi bir anlam çıkarmak mümkün.

Fakat özgün başvuru dosyası incelendiğinde, AB tarafından projeye yerleştirildiği belirtilen böyle bir “gözlemci” rolüne rastlanmıyor.

Dosyada ortak kuruluşlar var.

Katılımcılar var.

Gençler var.

Hareketlilikler, görüşmeler, atölyeler ve araştırma faaliyetleri var.

Ortaklık yapısının da İnegöl Belediyesi, İspanya'daki bir eğitim kurumu ve Yunanistan'da gençlik alanında çalışan bir sivil toplum kuruluşundan oluştuğu görülüyor.

Projede gerçekten “gözlem” var.

Ancak dosyadan anlaşıldığı kadarıyla bu gözlem, gençlerin araştırma faaliyetinin bir parçası.

Bu durumda akla dilsel bir ihtimal geliyor:

Acaba observation, yani gözlem ile observer, yani gözlemci arasında bir anlam kayması mı yaşandı?

Bunu dışarıdan kesin olarak bilmek mümkün değil.

Ancak iki kavram arasındaki fark son derece önemli.

Gençlerin kültürel bir uygulamayı gözlemlemesi başka şeydir; Avrupa Birliği'nin Türkiye'nin değerlerini gözlemek üzere projeye bir görevli yerleştirmesi bambaşka şeydir.

İkinci durumun varlığı ileri sürülüyorsa bunun proje dosyasında nerede düzenlendiğini göstermek gerekir.

Çünkü bu iddia yalnızca söz konusu projeyi ilgilendirmiyor.

Çünkü bu iddianın muhatabı proje ekibinden daha büyük

Türkiye'deki Erasmus+ programlarını yürüten yapı içinde Türkiye Ulusal Ajansının kurumsal bir rolü bulunuyor. Ulusal Ajans da Dışişleri Bakanlığına bağlı Avrupa Birliği Başkanlığının ilgili kuruluşu.

Bu nedenle “AB projelere gözlemci yerleştiriyor ve değerlerimizi gözlemliyor” iddiası doğru kabul edildiğinde mesele doğal olarak başka bir yere taşınıyor:

Türkiye'nin bu programları yürüten kendi kamu kurumlarının bu süreçteki konumu nedir?

Eğer Türkiye'deki projelere, toplumun değerlerini gözlemlemek üzere yabancı görevliler yerleştirildiği ileri sürülüyorsa, bunun Türkiye'nin Erasmus+ sistemindeki kurumsal mekanizmalarla nasıl bağdaştığının da açıklanması gerekir.

Böylesine ciddi bir iddianın belgeyle desteklenmesi beklenir.

Aksi hâlde belirli bir projeye yönelik eleştiri, farkında olunmadan Türkiye'nin bu programları yürüten kurumlarını da oldukça ağır bir tartışmanın içine çekmiş olur.

Elbette bir projenin Ulusal Ajans tarafından desteklenmeye uygun bulunması onu eleştirilemez kılmaz.

Ama bunun tersi de geçerlidir:

Eleştiri, kendiliğinden doğru kabul edilemez.

“AB gözlemcisi var” deniliyorsa dosyadaki yeri;

“dinî faaliyete katılım var” deniliyorsa ilgili faaliyet;

“üç gelenek aynı kabul edilmiş” deniliyorsa bunu gösteren ifade ortaya konulabilir.

Çünkü belgeye dayalı tartışmanın güzel tarafı şudur:

Yorumlar değişebilir; metin oradadır.

Gençlerin kaybettiği şey yalnızca bir seyahat mi?

Projenin hedef grubunun ağırlıklı olarak 14-18 yaşındaki gençlerden oluştuğu görülüyor.

Başvuru dosyasına göre bu gençlerin farklı ülkelerdeki akranlarıyla birlikte çalışması, kültürel miras üzerine araştırma yapması, görüşmeler gerçekleştirmesi, gözlem yapması ve ortak çıktılar üretmesi planlanmış.

Bunun yalnızca “yurt dışına gitmek” olarak görülmesi de projeyi oldukça eksik okumak olur.

Bir genç açısından ilk kez başka bir ülkede bulunmak, yabancı dilini gerçek bir iletişim ortamında kullanmak, başka ülkeden akranlarıyla ortak çalışma yapmak, kendi kültürünü anlatmak ve başka bir kültürü yerinde tanımak önemli bir öğrenme deneyimi olabilir.

Üstelik hareketlilik tek yönlü değil.

İspanya ve Yunanistan'dan gelecek gençlerin de İnegöl'ü ve Dipsizgöl'ü tanıması öngörülüyor.

Bir düşünelim:

İnegöl'ün kırsal bir mahallesindeki yerel bir gelenek, başka ülkelerdeki gençlerin araştırdığı ve konuştuğu bir kültürel miras unsuruna dönüşüyor.

İnegöllü gençler kendi şehirlerinin hikâyesini başka ülkelerde anlatıyor.

Yabancı gençler Dipsizgöl'ü görüyor.

Yerel olan, uluslararası bir görünürlük kazanıyor.

Bir şehrin tanıtımı yalnızca fuarlarda ve reklam kampanyalarında yapılmaz.

Bazen bir gencin başka bir ülkede kendi köyünün hikâyesini anlatması da son derece güçlü bir kültürel diplomasi biçimidir.

30 bin avrodan daha büyük bir hesap

Projenin bütçesi 30 bin avro.

Fakat tartışmanın yalnızca bu rakama indirgenmesi de doğru görünmüyor.

Uluslararası bir proje hazırlanırken araştırma yapılır, ortaklar bulunur, iletişim ağı kurulur, faaliyetler planlanır, insan kaynağı ve zaman kullanılır.

Sonrasında proje değerlendirme sürecinden geçer.

Dolayısıyla desteklenmeye uygun bulunmuş bir projeden vazgeçildiğinde ortada yalnızca kullanılmayacak bir hibe bulunmaz.

Gerçekleşmeyecek faaliyetler vardır.

Kullanılamayacak uluslararası bağlantılar vardır.

Harcanmış kurumsal emek vardır.

Şehrin elde edemeyeceği görünürlük vardır.

Ve hepsinden önemlisi, gençlerin yaşayamayacağı deneyimler vardır.

Bu noktada mesele hukuki bir “kamu zararı” tartışmasından ziyade daha basit bir kamu yararı sorusuna dönüşüyor:

Bütün bunların bedeli karar alınırken düşünüldü mü?

Projenin reddedilmesiyle vazgeçilen uluslararası faaliyetlerin alternatif maliyeti değerlendirildi mi?

Hazırlık sürecine harcanan emek hesaba katıldı mı?

Gençlerin başka ülkelerde bulunma, farklı kültürleri yerinde tanıma, yabancı dil kullanma, uluslararası bir çalışma ekibinin parçası olma ve kendi şehirlerini başka ülkelere anlatma fırsatını kaybetmelerinin karşılığı düşünüldü mü?

İnegöl'e gelecek Yunan ve İspanyol gençlerin bu şehri ve Dipsizgöl'ü tanıyamayacak olması hesaba katıldı mı?

Bugün 14-18 yaşındaki bir gencin hayatında belki ilk kez yaşayacağı uluslararası deneyimin gelecekte eğitimine, yabancı diline, özgüvenine ve dünyaya bakışına yapabileceği katkının parasal karşılığını hesaplamak zaten mümkün mü?

Ve belki de en önemlisi:

Bu gençlere, kendileri adına vazgeçilen bu fırsatın gerekçesi anlatıldı mı?

Çünkü burada kaybedilen yalnızca 30 bin avro değil.

Bir gencin hayatında açılabilecek bir pencerenin hiç açılmamasının da bir bedeli var.

Ve o bedeli nihayetinde o fırsatı yaşayamayacak gençler taşıyor.

Dolayısıyla soruyu tersinden sormak gerekiyor:

Projeyi reddederken neyin engellendiği düşünüldü. Peki gençlerin elinden hangi imkânın alındığı da düşünüldü mü?

Bir karar, kendisine ulaşan bilgi kadar sağlıklı olabilir

Belki de bütün bu tartışmanın en önemli noktası burada başlıyor.

Bir belediye başkanının önüne gelen her teknik dosyayı, hele yabancı dilde hazırlanmış onlarca sayfalık uluslararası proje başvurusunu bizzat satır satır incelemesini beklemek gerçekçi değildir.

Yöneticiler doğal olarak ilgili birimlerin, komisyonların ve konuyu kendilerine aktaran kişilerin sunduğu bilgilerden yararlanırlar.

Bu nedenle tartışmayı yalnızca nihai kararı veren makam üzerinden yürütmek yerine, karar makamına hangi bilginin ulaştığını da sorgulamak gerekiyor.

Kamuoyuna yansıyan bazı değerlendirmelerle özgün başvuru metni yan yana konulduğunda aralarında dikkate değer anlam farklılıkları bulunduğu görülüyor.

Proje “kökenleri farklıdır” derken, geleneklerin aynılaştırıldığı düşünülmüş.

Metindeki kültürel “ritüel”, dinî ayin olarak yorumlanmış.

Gençlerin yapacağı gözlemden söz edilirken, AB'nin değerlerimizi gözlemlemek üzere görevliler gönderdiği yönünde bir değerlendirme ortaya çıkmış.

ReWriting HERitage başlığındaki kelime oyunu ise “tarihimizi yeniden yazmak” tartışmasına dönüşmüş.

Bunların hangi aşamada ve neden ortaya çıktığını dışarıdan kesin olarak bilmek mümkün değil.

Çeviri sorunu olabilir.

Kavramsal bir yanlış anlama olabilir.

Dosyanın yeterince ayrıntılı incelenmemesi olabilir.

Bilginin aktarılırken farklı bir çerçeveye oturması olabilir.

Başka bir açıklaması da olabilir.

Fakat tam da bu nedenle şu sorular önem kazanıyor:

Projenin özgün metni karar vericilere hangi doğrulukta aktarıldı?

“The origins of these rituals differ” cümlesi aktarıldı mı?

“Ritüel” kavramının uluslararası sosyal bilimler literatüründeki geniş anlamı açıklandı mı?

Projede AB tarafından yerleştirilmiş bir “gözlemci” bulunmadığı belirtildi mi?

Gençlerin kültürel bir uygulamayı araştırmasıyla dinî bir faaliyete yönlendirilmesi arasındaki fark ortaya konuldu mu?

Yunanistan'daki geleneğin ebelik ve kadın dayanışmasıyla ilişkili tarihsel katmanı değerlendirildi mi?

Eğer bütün bunlar eksiksiz biçimde aktarıldıysa, kamuoyuna yansıyan değerlendirmelerle özgün metin arasındaki bu mesafe nasıl oluştu?

Bunun cevabını dışarıdan vermek mümkün değil.

Fakat soruyu sormak mümkün:

Karar değiştiyse, karar vericiye ulaşan bilgi ve yorumun bunda payı olmuş olabilir mi?

Bu soru herhangi bir karar vericiyi suçlamaz.

Tam tersine, karar süreçlerinin önemli fakat çoğu zaman görünmeyen bir boyutuna işaret eder:

Karar makamına bilgi taşıyanların sorumluluğuna.

Bir yöneticinin değerlendirmesi, kendisine sunulan bilginin niteliğinden tamamen bağımsız düşünülemez.

Dolayısıyla özgün metin ile karar makamına ulaşan anlatı arasında gerçekten anlamlı bir mesafe oluşmuşsa sorgulanması gereken yalnızca karar değildir.

Bilgiyi seçen, çeviren, yorumlayan ve aktaran sürecin yetkinliği de sorgulanmalıdır.

Burada niyet okumaya gerek yok.

Hatta niyet tartışması çoğu zaman asıl meseleyi örter.

Daha basit bir ölçüt yeterlidir:

Aktarılan bilgi doğru muydu?

Çünkü kamusal karar süreçlerinde yalnızca karar verenin değil, karar verene doğru bilgi ulaştırmakla sorumlu olanların da sorumluluğu vardır.

Eleştiri hakkı varsa, eleştirinin eleştirisi de vardır

Bu proje elbette eleştirilebilir.

Tarihsel yaklaşımı tartışılabilir.

Toplumsal cinsiyet perspektifi eleştirilebilir.

Faaliyetleri yetersiz bulunabilir.

Gençlerin hareketliliklerine ilişkin kaygılar dile getirilebilir.

Hatta bütün bunların sonucunda proje reddedilebilir.

Fakat bir projenin eleştirilebilir olması, ona yöneltilen her eleştiriyi kendiliğinden doğru hâle getirmez.

Tarih açısından eleştiriliyorsa tarihsel bilgiye;

sosyal bilim kavramları açısından eleştiriliyorsa literatüre;

İngilizce metni üzerinden eleştiriliyorsa doğru çeviriye;

dinî faaliyet içerdiği söyleniyorsa ilgili faaliyete;

AB gözlemcisi bulunduğu ileri sürülüyorsa bunun belgesine bakmak gerekir.

Çünkü kamusal tartışmada iki taraf için de aynı ilke geçerlidir:

İddia, dayanağını gösterebilmelidir.

Belki de bu tartışmanın en yararlı sonucu bu olabilir.

Projeyi savunmak ya da mahkûm etmek yerine önce metni okumak.

Sonra konuşmak.

Tarih yalnızca geçmişi yazmaz

Bir şehrin geleceği yalnızca yaptığı yollarla, binalarla veya yatırımlarla kurulmaz.

Gençlerine açtığı ufukla, kültürel mirasına verdiği değerle ve dünyayla kurduğu ilişkiyle de şekillenir.

İnegöl'ün bir köyündeki yerel geleneğin bilimsel bir araştırmadan uluslararası bir projeye uzanması başlı başına üzerinde düşünmeye değer bir hikâye.

Bu projenin doğru veya yanlış yönleri elbette tartışılabilir.

Ama tartışmanın sağlıklı olabilmesi için önce herkesin aynı metni tartıştığından emin olmak gerekir.

Çünkü kamusal kararların yalnızca sonuçları değil, hangi bilgi üzerinden alındıkları da önemlidir.

Bugün verilen kararlar yarın unutulabilir.

Tutanaklar raflara kalkabilir.

Projeler arşivlere kaldırılabilir.

Fakat bir şehrin gençleri adına hangi fırsatların açıldığı, hangilerinden vazgeçildiği ve bunun hangi gerekçelerle yapıldığı o şehrin hafızasının bir parçası olarak kalır.

Ve projenin adındaki “yeniden yazmak” ifadesinden böylesine büyük bir tartışma doğmuşken, tarihe ilişkin son bir not düşmek yerinde olabilir:

Tarih yalnızca geçmişte yaşananları yazmaz.

Bugün alınan kararları da kaydeder.

Bu arada, tarih sizi de yazdı.

Hem de bu kararınızla.

Mihenk Kalem