Bazen bir kavramın ne kadar gerekli olduğunu anlamak için onun karşısında söylenen birkaç cümleyi duymak yeterlidir.
“Toplumsal cinsiyet eşitliğine karşıyım.”
Bu cümleyi bir erkeğin söylemesi de tartışmaya değerdir. Fakat kamusal alanda söz sahibi olmuş, eğitim görmüş, meslek edinmiş, seçilmiş ya da atanmış bir kadın söylediğinde üzerinde biraz daha uzun düşünmek gerekir.
Çünkü burada tuhaf bir tarihsel çelişki vardır.
Bugün bir kadın kürsüye çıkabiliyor, oy kullanabiliyor, seçilebiliyor, kamu görevinde bulunabiliyor, karar mekanizmalarına katılabiliyor, erkeklerle aynı masada ülkenin ya da şehrin meseleleri hakkında söz söyleyebiliyorsa bunların hiçbiri insanlık tarihinin kendiliğinden gelişen doğal sonuçları değildir.
Bu hakların hemen tamamı bir zamanlar tartışılmıştır.
Kadınların eğitim görmesi tartışılmıştır.
Çalışması tartışılmıştır.
Kendi parasını kazanması tartışılmıştır.
Siyasete girmesi tartışılmıştır.
Oy kullanması ve seçilmesi tartışılmıştır.
Hatta bugün bize son derece olağan gelen pek çok hak, kendi döneminde “aile yapısını bozacağı”, “kadının doğasına aykırı olduğu” ya da “toplumsal düzeni değiştireceği” gerekçeleriyle eleştirilmiştir.
Sonra toplum değişmiştir.
Kadınlar o kapılardan geçmiştir.
Şimdi ise ortaya son derece ilginç bir manzara çıkıyor: Eşitlik mücadelesinin açtığı kapıdan kamusal alana giren bir kadın, dönüp o kapının üzerinde yazan “eşitlik” kelimesine itiraz edebiliyor.
Üstelik burada önemli bir kavram karmaşası da var.
Toplumsal cinsiyet eşitliği, kadınla erkeğin aynı olduğu iddiası değildir.
Kadınların kadınlığından, erkeklerin erkekliğinden vazgeçmesini de talep etmez. Aileyi ortadan kaldırmayı, anneliği değersizleştirmeyi ya da insanların yaşam biçimlerini tek tipleştirmeyi ifade etmez.
Çok daha temel bir şey söyler:
İnsanların kadın veya erkek olmalarının; eğitim, çalışma, siyaset, temsil, ekonomik bağımsızlık, güvenlik ve kamusal yaşama katılım bakımından hak kaybına dönüşmemesi gerektiğini söyler.
Aslında mesele bu kadar yalındır.
Bir kadın belediye meclisinde bulunabiliyorsa toplumsal cinsiyet eşitliği tam da bununla ilgilidir.
Bir kadın milletvekili, öğretmen, doktor, mühendis, akademisyen, yönetici olabiliyorsa bunun arkasında yalnızca bireysel başarı hikâyeleri yoktur. Kadınların kamusal hayatta erkeklerle eşit yurttaşlar olarak bulunabileceğinin kabul edilmesi vardır.
Bu nedenle “Ben toplumsal cinsiyet eşitliğine karşıyım ama kadınların eğitim görmesine, çalışmasına, seçilmesine ve yönetici olmasına karşı değilim” cümlesi düşünsel olarak açıklanmaya muhtaçtır.
Çünkü ikinci cümlenin mümkün olmasını sağlayan düşünsel zemin, büyük ölçüde birinci cümlede reddedilen eşitlik ilkesidir.
Elbette herkes bir uluslararası sözleşmeyi eleştirebilir. Her hukuki metnin maddeleri tartışılabilir. Devletlerin hangi sözleşmelere taraf olması gerektiği konusunda farklı siyasi görüşler bulunabilir.
Fakat bir sözleşmeye yönelik siyasi veya hukuki itiraz ile kadın ve erkeğin toplumsal yaşamda eşit haklara sahip olması ilkesi aynı şey değildir.
Bu ikisini birbirine karıştırdığımız anda kavramları değil, sloganları tartışmaya başlarız.
Daha da önemlisi, “toplumsal cinsiyet eşitliği” ifadesini yalnızca belirli ideolojik tartışmaların içine hapsetmek, kavramın gündelik hayattaki çok somut karşılığını görünmez hâle getirir.
Eşitlik bazen büyük teoriler değildir.
Aynı niteliklere sahip iki insandan kadının sırf kadın olduğu için geri plana atılmamasıdır.
Bir kız çocuğunun “Bu meslek kadınlara göre değil” cümlesini duymadan geleceğini seçebilmesidir.
Bir kadının ekonomik olarak ayakta durabilmesidir.
Şiddet gördüğünde korunabilmesidir.
Karar alınan masalarda yalnızca hakkında konuşulan değil, konuşan ve karar veren kişi olabilmesidir.
Ve evet, gerektiğinde bir meclis kürsüsüne çıkıp kendi düşüncesini özgürce söyleyebilmesidir.
İşin belki de en ironik tarafı tam burada ortaya çıkar:
Bir kadının toplumsal cinsiyet eşitliğine karşı olduğunu kamusal bir kürsüden özgürce söyleyebilmesi bile, kadınların kamusal alanda eşit söz hakkına sahip olması gerektiğini savunan uzun tarihsel mücadelenin sonuçlarından biridir.
Kimsenin eşitliği savunmak zorunda olduğu için değil.
Tam tersine.
Eşitlik, bir kadının eşitliğe karşı çıkabilme özgürlüğünü bile koruduğu için.
Bu nedenle mesele kadınların ne düşünmesi gerektiği değildir. Kadınların da erkekler gibi her siyasi görüşü savunma, yanlış bulduğumuz düşünceleri dile getirme ve hatta kendi tarihsel kazanımlarının dayandığı fikirlere itiraz etme hakkı vardır.
Fakat fikir özgürlüğü, fikirlerin çelişkilerinin sorgulanamayacağı anlamına gelmez.
Ve bazı çelişkiler gerçekten sorulmayı hak eder:
Bir kadın olarak kamusal alanda kendinize yer açılmasını hak olarak görüyorsanız, başka kadınların önündeki kapıların da açık kalmasını sağlayan eşitlik fikrine neden karşısınız?
Çünkü merdiveni çıktıktan sonra merdivenin gereksiz olduğunu söylemek mümkündür.
Ama bu, o merdivenin hiç var olmadığı anlamına gelmez.
MİHENK KALEM