Ahmet Taştan

YAKIN TARİH TARTIŞMALARI

04 Mayıs 2017 / Perşembe 19:08:07 | YAZARLAR | Ahmet Taştan

Sosyal medya üzerinden bir video ile başladı kısa süren muhabbet. Televizyon kanallarının birinde yetkili veya araştırmacı olduğunu sandığım biri yakın tarihimizde camilerin kapatıldığının yanında daha birçok mevzunun Lozan anlaşmasının gizli maddeleri arasında olduğunu konusunda açıklamalar yapıyordu.

Meslek ve branş olarak tarihle doğrudan ilgimiz olmamasına rağmen yakın tarihimize karşı derin bir ilgi beslemekteyim. Zira içinde bulunduğumuz halin temelleri orada, o zamanlarda atılmıştır.  O günlerin olayları ve kahramanları üzerinden tartışmalar devam etmekte.  Kimileri savunmaya geçiyor kimileri saldırıya. Biri gardını alıp devamlı cevap yetiştirmeye çalışıyor. Bir tarafın yaşadığı duyguları, diğer taraf yaşamıştı bir vakitler belki de. 

Bir vatandaş olarak, necip milletin inanmış bir ferdi olarak dinimize, dinimizin kurumlarına, din büyüklerimize yapılanları öğrendikçe duygu değişimi yaşadığımızı ifade etmeliyim. Nihayetinde insan, bildikleriyle düşünüyor, öğrendiklerine göre tavır geliştiriyor.

Lozan hakkında çok şeyler yazıldı, çok şeyler söylendi. Kimi “hezimet” kimi “zafer” dedi. Bunları söylerken kimi ülkenin içinde bulunduğu şartları düşünerek imzalayanları savundu, kimi de her durumda buna karşı gelmeyi düşündü.

Tabii,  Lozan’ın birçok farklı konuda gizli maddeleri arasında İslam dininin kaldırılması gerçeği sarsıcıydı. Sınırlar, toprakların durumu vb. noktalar bir yere kadardır… Politika mevzusu olmuştur, olabilir. Musul, Kerkük,  Süleymaniye o tarafta kalmış, Milli Misak sınırları dışında olmuş, vesaire… Gönül rahat değil ama olmuştur o vakitlerde böyle şeyler.

Lakin bin yıldır İslam’ın sancaktarlığını yapmış bir milletin ciğerini parçalayıp dini kaldırma maddesine vicdanımız isyan eder. Tahammül etmeyi bile aşağılık bir tavır olarak görürüz. Ölmeyi, topyekûn yok olmayı göze alırız ama İslam’dan dönmeyi, İslam’ı terk etmeyi hem dünyamızın hem de ahiretimizin kaybedilmesi olarak görürüz ki bu çok ağır gelir iman dolu göğsümüze.      

 Türkiye Büyük Millet Meclisinin ilk vekilleri ile bu anlaşmanın kabulünün mümkün olmadığı bilindiği için fesh edilmesinin ardından yeni meclis oluşturuldu ve o meclis tarafından kabul edilmesi beklendi. İşte bu Lozan’ı kabul eden mecliste “dinin Türklerin elinden alınması” üzerine yapılan çalışmaları okudukça, duydukça bu tartışmamanın bir tarafında yer almış oluyorum.

Bazıları belki bunları kast etmemiş olsa da Cumhuriyetin kazanımlarını savunmak adına o geçiş döneminde yapılan onca kusuru, hatayı vb. topyekûn savunmaya geçmesi anlaşılabilir bir şeydir. Çünkü seven için ağır gelir bir parçasından bile vazgeçmesi. Bu fikri, her iki taraf içinde düşünmek icab edeceğini bilenlerin empati penceresinden bakması beklenir.

O dönemde olanları incelerken beynim yorulur. Bir noktada “abi hangisi doğru?” diyesim gelir. Zira vaktimiz yoktur o kadar okumaya. Hangi yazar, konuşmacı sizin dünya görüşünüze sahip olarak mevzuları araştırmışsa onun dediklerine itibar edersiniz. “Sen veya sizinkiler böyle diyorsunuz ama ben de bizimkilerden bunları duydum” deyince tartışmanın dozunu bir nebze aşağıya çekmiş oluyoruz. 

Bu noktada “yapılanlara bakmak lazım” diyesimiz geliyor. Yani Türk milletinin sosyal yaşantısından din-i mübin İslam’ı ve İslam’ın kurumlarını, İslam’ın kavramlarını kaldırılmaya yönelik niyet ve tutum varsa ve bunlar, devlete hakim zihniyetin Cumhuriyet kazanımları olarak lanse ediliyorsa, kendini dindar kabul eden insanlar ne yapsın?

İslam dininin en belirgin kurumu alan camilerin imar edilmesi ve tamir edilmesi tarihi evraklarda mevcut iken ancak aynı dönemde camilerin kapatılması veya satılması veya dönüştürülmesi Resmi Gazete yayınlanınca (15 Kasım 1935’te çıkarılan 2845 numaralı Kanun. (Resmî Gazete, 22 Teşrinisani [Kasım] 1935, sayı 3163.) dindar adam neyi, nasıl düşünsün?

Büyük İslam alimi İskilipli Atıf Hoca’ya -ki masum olduğunun açıklaması onca resmi evrakla beyan edilmişken, “Yunanlılarla savaşmayın” bildirilerine muhalif olduğunu ve belge altına imza atmadığı Vakit Gazetesinde yayınlanmışken, hatta önceden yapılmış bu tür ihanet dairesinde kabul edilen davranışların Hükümet tarafından affedilmesi biliniyorken, bir de savcının üç yıl istediği mahkumiyet kararına rağmen Mahkeme Heyetinin bunları görmezden gelip idam kararı vermesi üzerine  “hain”  damgalanmasını duyan bir dindar adam onun mübarek bir şehit olduğunu belirtmesin mi?

Hakikat ortaya çıkana kadar bu tartışmalar medeni biçimde devam eder gider. Öyle olsun da isterim. Zira Barika-i hakikat müsademe-i efkardan doğar fehvasınca (hakikatin parlaması, fikirlerin çarpışmasından doğar kuralınca) deyip cümlemizi bağlamış olalım.

  

Tüm Yorumları Göster (0)