Ahmet Taştan

AKADEMİK TERBİYE

11 Ekim 2013 / Cuma | YAZARLAR | Ahmet Taştan

Gecen gün fecabook ta seyahat ederken ortalığa bırakılmış bir cümle ile karşılaştım. Yıllar önce sınıfın kara tahtası önünde bendeniz konuşurken kendisi arka sıralarda oturan bir genç vardı. Yani öğrencim vasfını kazanmış bir delikanlı. Bir cümle not düşmüş idi, hastalığından dolayı oldukça zayıf bedeni ile ekranlarda görünen ilahiyatçı bir profesör için. 
Cümleyi kelime kelime aktarmam gerekmiyor. Zira kullanılan ifadeler yakışık kalmamıştı. Fikirlerinden dolayı yakalandığı sanılan kanser hastalığı için böyle sözler sarf etmesi canımı sıkmıştı. Bana bir hatıramı anımsattı bu olay. 
Evvel zaman içinde idi. Yüksek Lisans tezimi İsmail Hakkı Bursevî’nin Edebi şerhleri üzerine yapmıştım. Üç yüz elli sayfalık bir eseri Latin harfleriyle tekrar yazmış olduğum günlerdeydik. Tez bitti ve sıra önsözün yazılmasına geldiğinde kalemimin gücüne dayanarak parlak cümleler yazmıştım. Fakülteye gittim. Hocamdan önce arkadaşıma gösterdim. Zira o öğretim görevlisi olmuştu. Önsözün ilk cümlesini okuyunca, “bunu kim söylüyor” dedi. El cevap, “bendeniz ” dedim gururlanarak. O da “olmaz böyle iddialı bir sözü ya araştırma yaparak yazmalısın veya bir yetkilinin dilinden aktarmalısın” deyince cümleyi silmek zorunda kalmıştım. 
Nereye varmak istiyorum?
Elimizden geldiği halde yetkinliğimiz olmadığı için o cümleyi silmek zorumda oluşum ilmi düzeyin nasıl bir şey olduğunu öğretti bana o yıllarda. 
Aradan geçen zaman içinde bazı olaylarla karşılaştım. “falanca var ya çok büyük bir alim, çok büyük bir hoca?” cümleleriyle medh ü sena edilen değerli insanlarla tanıştım. Ancak onlara kıymet biçenlerin sözleri kulağımdaydı. Acaba o değerlendirmeyi yapanlar zikrettikleri kişilerden daha fazla mı biliyorlar da onlar hakkında böyle bir takım değerlendirmelerde bulunuyorlar. İlmi derinliklerini kavrayamadıkları gibi ölçemeyecekleri bu değerli alimler hakkında böyle cümleleri söyleme yetkisini nereden buluyorlardı? 
Aslında iyi bir şeydir tabii. Bir ilim erbabının değeri herkes tarafından bilinmesi iyi olmaz mıydı? Evet. Ancak sevgi ve saygıyla andığımız bu güzel insanların değerini keşke onun kadar değerli bir alimin, bilginin sözüne dayanarak belirtseydik. “Falanca hoca, filanca alim hakkında böyle böyle” diyor diyerek o bilgi erbabının sözlerine atıfta bulunsa idik. 
Bizi değerlendiremez miyiz, biz övemez miyiz bu zatları? Elbette bu mümkün?  Sevgi de olursa pek problem olmaz belki ama eleştiri oklarını da aynı sığ anlayışla yapmaya başlayınca sıkıntı başlıyor. Bir ilim erbabını kötülemek, onun hakkında yalan yanlış yorumlar yapınca… İlmi çerçeve olmadan olmuyor.
Bir gün bir ilahiyatçıya dedim ki? Falanca yazar şu konuda “sizin gibi” söylüyor. Cevap ilginçti: “O bir alim kişi midir?” dedi. “ Yazar, efendim “dedim. “Yazar olması önemli değil bir alim midir?” dedi bir kez daha. 
Ehl-i edeb her zaman tekke de olmuyor. Büyük kabul edilmiş zatların karşısında sessizce durmak, kendileri ne buyurursa boyun kırarak kabul etmek bir sahabe davranışı olabilir. Zira Efendimiz (sav) konuşurken mescitte sadece Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer (ra) yüzüne  baktığını okumuştum. Diğerleri hepsi büyük bir edeple sukut içre dururlarmış.  Bu davranışı yanlış yorumlamamak ve abartmamak lazımdır. 
İlmi edeb daha ince geldi bana. Söze vurulmuş bir ölçü gibi. Ne diyeceksin, neleri söylemeyeceksin sınırını bilmek gerek.  Kemiği olmayan bir et parçasınca kemikten sert bir ölçü vurmaktır dil edebi.  Kızdığımızda veya çok sevdiğimizde ölçüyü kaçırmadan haddi aşmadan söz söylemek.  Söz hep tartmak veya iki dinle bir söyle prensibini yaşatmak.  
Susmak, teslim olmak, düşünmemekten bahsetmediğim gibi tasvip de etmiyorum. Ancak söz söylemeyi bilmek ve kalıbımız kadar konuşmak ya da paran kadar konuş yerine ilmin kadar konuş demek istiyorum. 
Yetişen ilim adamlarımız bazı konularda farklı düşünür ve yorumlar yaparsa, iki yoldan birini tercih edebiliriz. “ictihad eden isabet ederse iki sevap, hata ederse bir sevap vardır” gibi düşünüp rahatlayabiliriz. Kur’an ve Sahih Sünnetin dışındaki sözleri alırız da bırakırız da prensibiyle hareket eder kimseyi incitmeyiz. 
“Ölülere kötü söylemeyiniz diriler incinir” diyen bir Efendimiz (sav) varken “Siz onların Tanrılarını küfretmeyin, onlarda döner sizi Allah’ınızı küfrederler” buyuran bir Rabbimiz varken ve kılıçtan keskin dilimizi kullanırken dikkat etmeliyiz.  
   
.

Tüm Yorumları Göster (0)