Uzun zamandır zihnimi meşgul eden, cevabını bulamadığım sorular var.
Türkiye’de yüz bini aşkın imamımız,
Kur’an kurslarında binlerce hocamız,
İmam Hatip liselerinde öğretmenlerimiz,
İlahiyat fakültelerinde akademisyenlerimiz var.
Vakıflarda, derneklerde ve cemiyetlerde topluma yön vermeye çalışan nice rehberlerimiz var.
Hepsine hürmet duyuyorum.
Her biri emek veriyor.
Dersler anlatıyor, nasihatlerde bulunuyorlar.
Topluma yön veriyorlar.
Peki…
Bunca anlatıma, bunca uyarılara ve bunca bilgiye rağmen, ilerlemek yerine
Neden hâlâ aynı yerde yerimizde sayıyoruz?
Neden söz, kalbe tesir etmiyor?
Sorun anlatanlarda mı, dinleyenlerde mi?
Acaba hitabımızın dili mi eskidi?
Kullanılan dil mi değişmeli?
Sadece bilgi vermek yeterli mi?
Anlatanlar sadece kâğıttan cümlelerle mi yetiniyor?
Anlatanlar kalpten mi anlatmıyor?
Anlatanlar yaşamadıkları için mi tesir etmiyor?
Yoksa insanın hayatına, derdine, ailesine, işine ve sokağına dokunan bir anlatıma mı ihtiyacımız var?
Biliyoruz da yaşamak mı işimize gelmiyor?
Bilginin kalbe, kalbin vicdana, vicdanın davranışa dönüşmesini mi başaramıyoruz?
Uyarıları hep başkasına mı yakıştırıyoruz?
Nasihati başkalarına verip sıra kendimize gelince, “Ama benim durumum farklı!” bahanesine mi sığınıyoruz?
Toplum; daha fazla vaaz, süslü kelimeler ya da daha yüksek sesli nutuklar istemiyor mu?
Toplumun; yaşayan, nefes alan ve halleriyle konuşan örnek şahsiyetler mi istiyor?
Sözün gücü, ancak eylemin samimiyetiyle birleştiğinde mi kalplere sirayet ediyor?
Elbette bütün sorumluluğu hocalarımıza yüklemek haksızlık olur.
Peki, biz nasılız?
Camide başka, iş yerinde başka; evde başka, ticarette başka mıyız?
Kendime soruyorum:
Neden anlatılanlardan yeterince etkilenmiyorum?
Neden dinlediklerim ruhumu titretmiyor?
Kalbim dünya telaşıyla dolduruldu da hakikate yer mi kalmadı?
Taşlaşan vicdanım mı sesin ulaşmasını engelliyor?
Kalbim taşlaştığı için mi hakikatin sesini duymuyor?
Ve belki de söz hedefine ulaşmıyor değil…
Biz hedef olmaktan kaçıyoruz.
Ve sorular. Sorular… sorular…
Selam ve dua ile…