Dün gece bir rüya gördüm...
Her şeyin çürüdüğü, insani erdemlerin yağmalandığı yabancı bir şehre varmıştım.

İnsanlar sokaklarda şuursuzca koşturuyor, bir şeylerin peşinden gözü dönmüşçesine sürükleniyorlardı.

Yoldan geçen birini durdurup sordum:
“Ne arıyorsunuz?”

Acı bir tebessümle yüzüme baktı:

“Bozulmayan, temiz kalan tek bir şey arıyoruz...
Ama bu yozlaşmanın ortasında bulamıyoruz” dedi.

“Bu nasıl bir çürüme?
Neler yapıyorsunuz ki?” diye üsteledim.

Sözleri kurşun gibi ağırdı:

"Bizde para kazanmak uğruna her yol mubah, her kirli yöntem meşru sayılıyor.

Bir işin ahlaki olup olmadığına değil, kaç para getireceğine bakılıyor.
İnsanın haklılığı değil, arkasındaki güç sorgulanıyor.

Yanlışlarımız sıradanlaştı.
Çürütülmüş bir ahlakı norm haline geldik.

Doğruyu söyleyenin sistemin dışına itildiği bir toplumuz.

Haksızlığa ses çıkaran cezalandırılıyor.
Emanete ihanet eden el üstünde tutuluyor.

İşin en vahim tarafı; kimse sorumluluk almıyor.

Esnaf müşteriyi, işveren işçiyi, vatandaş yöneticiyi suçluyor.

Herkesin şikâyeti hazır ama kimse üstüne alınmıyor."

Kimse dönüp aynaya bakmıyor.
Ben bu çürümenin neresindeyim demiyor.

"Toplum dediğin, hepimizin eylemlerinin toplamıdır.

Kendi yanlışımıza 'mecburdum' deyip başkasının hatasına ahlak bekçisi kesildik.

Kendi çıkarımızı kutsayıp başkasının hakkını gasp ettik.

Asıl sorun, doğruluğu yaşatmak için parmağını bile kıpırdatmayan bizleriz.
Herkesten adalet bekliyoruz ama ucu kendi çıkarımıza dokunduğu an teraziyi kendi elimizle bozuyoruz.

Sonra da utanmadan, 'Bu toplum neden böyle oldu?' diye soruyoruz.

Kötülükle mücadele etmek yerine ondan pay çıkarmaya çalışıyor, ahlakı başkasına vaaz edip kendimize mazeret üretiyoruz.

Parayı putlaştıran, çıkarı ahlakın önüne koyan bu zihniyetimiz var.

Tuz koktuysa mesele sadece kokudan rahatsız olmak değil; tuzu bu hale getiren çürümüşlüğü durdurmaktır."

Aniden uyandım...
Kan ter içindeydim.
Bir an derin bir nefes alıp rahatladım.
Fakat yataktan kalkıp pencereden dışarı bakınca, zihnime o amansız sorular saplandı:

Ya gördüklerim bir rüya değilse?
Ya rüyamdaki o çürümüş şehir, İnegöl ise…?
Uzun uzun düşündüm...
Belki de en büyük hatamız; bütün kötülükleri başkalarına yakıştırıp kendimizi temize çıkarmaktı.

Çünkü toplum dediğimiz şey dışarıdaki yabancılar değil.
Toplum; benim, sensin, hepimiziz.
Ve biz değişmedikçe…
Tuzu kokutan bu karanlıktan hiçbirimiz sıyrılamayacağız.

Cemal Balantekin’in şu sözü ile noktalamak istiyorum.

Yozlaşmış bir düzenin ortasında dürüstlük…
Çıkar çarkının içinde fedakârlık arıyoruz…
Adeta pavyonda namuslu arar gibi...