İsimler önemlidir. Belki de bu sebepten, daha doğar doğmaz kulaklarımıza ezan okunurken aynı zamanda bir isim üstüne düşünülür ve doğmuş olması kadar önemli addedilir bir ad vermenin kendisi. Bundan mülhem, şöyle denebilir: İnsanların nefes alıp verdikleri sürece isimleriyle tahayyül edilmeleri gibi bir topluma, kültüre, medeniyete verdiğiniz isim onun kaderine dönüşebilir. Daha da ötesi, bir kültürle kurduğunuz ilişkinin mahiyetini daha baştan ona verdiğiniz isim biçimlendirir. Kendisi bakımından değil ama sizin ona yüklediğiniz çağrışımlar bakımından böyledir bu.
Kelimeler masum değil sözü, kelime ile ruhun, iç dünyanın, psikolojinin kurduğu ilişkiye doğrudan atıf yapar. Birine güçlü yahut güçsüz, sevimli yahut itici, uyumlu yahut uyumsuz, legal yahut illegal demenizin altında da bu yatar. Onun öyle olup olmamasının pek bir kıymeti harbiyesi yoktur ama bundan sonra kuracağınız ilişkide sizin ona yüklediğiniz bütün anlamların, çağrışım ve işlevlerin manivelası artık bundan böyle yüklediğiniz ve isimleştirdiğiniz bu sıfatlar olacaktır. Bütün bu kavramlar aynı zamanda işaret ettikleri, yanı başında duran, hatta içinde oturdukları bir bütünlüğü, doğayı, bedensilik ve ruhu barındırırlar. Böylece kurulan ilişkinin, ister birebir insanlar arasında ister doğrudan toplumlar, devletler ve hatta medeniyetler arasında olsun a priorisi ismin içindeki bütün seslere yerleştirilmiş olarak daha baştan ilişkinin mahiyetini belirleyici bir öğe ve akabinde gidişatına yön verici bir işlevle donanmış olur.
Huntington’un medeniyetler çatışmasına yönelik tespitlerinde İslam’a verilen yer, biçilen rol ve atfedilen değerin üzerinden çok da zaman geçmeden 11 Eylül 2001 saldırılarıyla İslam binlerce yıldır taşıdığı anlam bir tarafa bırakılarak huzur, güvenlik, esenlik yerine “terör”le anılır oldu. İsim o şekil kaldıkça, Batı dünyasının, özelde Ortadoğu geneldeyse dünyanın bütün İslam beldelerine yönelik her türden ötekileştirme, tehdit, şantaj, aba altından yahut doğrudan sopa gösterme çabaları bir şekilde eksik kalacağı için İslam karşıtı söylemin başına bir isim değişikliği konarak, İslamofobianın kanırtıcı, kışkırtıcı, tetikleyici sıçrama noktası olarak isim değişikliği seçildi. Böylece, soğuk savaş dönemi boyunca radikal, köktenci, aşırı olarak tesmiyelenen İslam postmodern çağın ruhuna uygun bir isimle tanıştırılmış oldu: Terörist Kavramlar arasındaki münavebenin mantığına uygun bir şekilde, radikalizmden, köktencilikten teröristliğe geçiş ötekileştirmenin çok daha sert olacağına dair sayısız çağrışım barındırıyordu zaten. Bu çağrışıma, 21. Yüzyılın ilk çeyreğindeki geliştirilen postmodern politikalar da eklenince kare tamamlanmış oldu: Kendini korumak, kurmak, yeniden oldurmak için Batı dünyası kendi şeytanını icat etti: Bütün bağlamlarından, medeniyet dokusundan, kültür örüntülerinden ve dünyanın bugününe özgü sayısız değerinden yalıtarak ve bağlamından kopararak İslam’ı, çağın vebası olarak lanse etmek bu isim değişikliğinden sonra olduğundan çok daha kolay görünüyordu.
O gün bugündür, öncesinde olmadığı kadar -belki öncesine göre çok daha pervasız, çok daha ayan beyan, çok daha üst perdeden- ardı ardına saldırılar başlatıldı. Amerika Birleşik Devletlerinin de içinde olduğu Batı dünyası, en azından 2. Dünya Savaşı’ndan sonra ürettiği hiçbir savaş aygıtını kendi coğrafyasında tüketmediği yetmiyormuş gibi bir de silahların daha yoğun ve etkin kullanılabileceği “pazarlar” açma arayışında sosyal bilimlerinin bütün imkanlarını zorlayan bir hamle başlattı. Kapitalist üretimin, arzı karşılayacak talep bulma yolundaki hiçbir çabası savaş sanayisi kadar aceleye getirilmemişse bunun kendine özgü bazı gerekçeleri vardır elbet. Bu dünyayı apar topar kan gölüne çevirme hamlesinin gerisinde, Avrupa ve Amerika Birleşik Devletlerindeki demografinin, özellikle İslam coğrafyasına karşı, belli oranda bir nüfus gerilemesine sahip olmasından kaynaklı bir düşman eksiltme yönteminin kullanılması olmayacağına; sadece güvenlik endişesi kaynaklı ve nasılsa buraya gelip şehirlerimizi havaya uçuracaklar, öyleyse daha yola çıkmadan biz onların şehirlerini havaya uçuralım dehası barındırmayacağına göre, ortada havaya atılmış bombanın patlaması için mümkün olduğu kadar uzağa fırlatılması ihtimali kalıyor ki, bu da en az öncekiler kadar insanın kanını donduracak bir akıl tutulması anlamına gelir… Sözümona önleyici güvenlik tedbiri zaten yapılması gereken/istenen işin kılıfına uydurulma çabasından başka bir şey değil. Burada, elbette Batı toplumlarındaki genel ahlaki ve düşünsel çözülüşün güvensiz bir gelecek kaygısına dönüştüğünü; bu kaygıyı bertaraf etmenin en etkin yollarından biri olarak içbünyeyi tekrar derleyip toparlayacak bir dış düşmana ihtiyaç duyduğu ve bu düşmanın bilinçli olarak İslam dünyasından seçildiği gerçeğini de hatırı sayılır bir gerekçe olarak ortaya koymakta fayda var.
Batı, doğası gereği eylem-söylem birlikteliğini tarihin hiçbir döneminde sağlayamamış, bundan dolayı da anladığımız biçimde hiçbir zaman medeniyet olamamış eklektik dokulardan oluşan bir dünyanın adıdır. Bunu ilk fark edenler olmasa bile Afrikalılar en veciz şekilde dillendirmişlerdir: Yeryüzünün Lanetlileri’nde Fanon bir Afrika yerlisinin cümlelerine yer veriyor: Onlar buraya geldiklerinde ellerinde İncilleri, bizim topraklarımız vardı; onlar burayı terk ettiklerinde bizim elimizde İncilleri, onların elinde topraklarımız vardı. Belki buna bir şey daha eklenebilir: Onlar, orayı terk ettiler mi ki? Batılıların girdikten sonra terk ettikleri bir yer varsa orası da zaten yaşanmaz hale gelmiş demektir.
Öte taraftan; Batının, teorisiyle pratiği arasında hiçbir tenakuz olmasa; örneğin İslam dünyası gibi Mevlana’sı, Yunus Emre’si, İbn-i Haldun’u, Farabi’sinin yazdığı metinlerdeki gibi olmasına müşabih, tamamen paklamıyorum ama, Saint Augustin’i, Blaise Pascal’ı, Immanuel Kant’ı, Rene Descartes’ı gibi olsa pratikleri, kurulan, kurgulanan dünya, kitaplarının içindekine benzese en azından bu kadar kanlı görünür müydü yeryüzü?..
Bununla birlikte, Batı dünyası için eylem-söylem uyuşmazlığının zirve noktası 20. yüzyıl ve onu takip eden, içinde yaşadığımız yüzyıldır. Geçmişte, eylemini söyleminin etine kemiğine büründürerek her türden tasallut edici/hegemonik hamlesini estetik bir görüngüye büründürme çabası varken, her şeyin görünürleştiği bu şeffaf panoptikon çağında buna bile gerek duymuyor. Bir anlamda, zaten insanları boğazlamaya karar verdiği kılıcını keskinleştirip parlatmıyor, körcesine saplıyor. Bu da aslında az bile olsa, Batılı insanın iç dünyasındaki vicdanın mekanize olmuş dünyada, gittikçe çok daha hızlı buharlaştığının en somut göstergesi oluyor. Arap baharının, kadife ve turuncu devrimlerin kıpkızıl insan kanına bürünmesi, demokrasi, insan hakları, adalet ve eşitlik sloganları eşliğinde başlayan yürüyüşün, bir anda yön değiştirerek, en katı despotik rejimlere tahvilini bundan daha iyi anlatacak başka bir gerekçe var mıdır? Aydınlanmadan beri, söyleminin nihai noktası olarak “demokrasi”yi gören bir kültürün temellükçüleri Mısır’da, canlı yayın eşliğinde Muhammed Mursi’nin alaşağı edilip yerine Sisi’nin oturmasının sadece seyircisi olmadılar, aynı zamanda senaryo yazarlığı rolünü de üstlendiler. İnsanlık tarihinin en önemli dönüm noktalarından biri Mısır’da Mursi’ye karşı yapılan canlı yayınlı darbedir ve Batı bundan sonra hiçbir dönemde yüzünü insanlara dönüp demokrasi, insan hakları dersi veremeyecektir. Belki IŞİD’in ortaya çıkış gerekçesini bu yüzsüzlükte aramak gerekir. İslam’a verilen yeni ismi yeryüzündeki bütün insanlara tekrar hatırlatma arayışının bir ürünüdür IŞİD’in varlığı. Şöyle denmektedir: Biz, evet Ortadoğu’da demokrasi istemiyoruz ama zaten İslam’ın kendisinin ne menem bir şey olduğunu görün: Yeri geldiğinde insanlık çıkarı için demokrasi gözden uzak tutulmalı değil midir?..
Peki o zaman mesele nedir? Mesele, 11 Eylül’de yarım kalmış gibi görünen bir projeyi tamamlarken dünyanın geri kalan kısmını ikna etme araçlarını yenilemektir. 11 Eylül’de Batı medeniyetinin tam ortasına, göbeğine uzanmış sanal bir fallusu tekrar hatırlatarak onların iç dünyalarında şöylesi cümleler kurdurmaktır: İslam’ın adı değişmiştir, artık onun gerisinde huzur ve güven aramayın. Orada, medeniyete uzanmış nice falluslar var, insanları yan yana dizip enselerinden vurma var, kendilerinden olmayan Yezidi, Hristiyan kadınları çarşı Pazar dolaştırıp cariye olarak satma var, kazara suç işlemiş bir kadını taşlama, başını ezme var… Üstelik bunu, bu yeni adı sürekli tekrarlayarak sadece Newyork’ta, Paris’te, Berlin yahut Londra’da değil, İzmir’de, Ankara’da da insanların iç dünyasına müdahalelerle ezberletmeye çalışıyorlar. Böylece İslam’ı, onun ruhunu ve özünü sadece Batılıların, öteki medeniyetlerin değil aynı zamanda bizatihi İslam beldelerinin gözünden de saklamaya çalışıyorlar. Bu bir proje, “huzur İslam’da” söylemini tedavülden kaldırarak yerine “terör İslam’da” söylemini dolaşıma sokma; böylece, zaten birkaç yüzyıldır rakip gördükleri bir medeniyetinin ocağına incir dikmenin projesi. Yerse? İncir, ne de olsa, bizim meyvemiz ve içinde güven de var.