Ali Yoran
tarikali@gmail.com

İMAN VE İSYAN-2

21 Ocak 2021 / Perşembe 15:49:06 | YAZARLAR | Ali Yoran

Asli vazifemiz, emir ve yasaklar karşısında nefsimizle mücadeledir.

İman bu noktada isyanı bastırabilecek formülü, isyanın sebebi olan esas üzerinden verir. Bu esası kaçırarak, nefsi yok bilerek, nefsin istek ve arzularına kişinin kendi koyduğu standartlar çerçevesinde yaklaşarak adam edebilme imkanı yoktur.

Her insanın probleminin var olması, o problemin kendisi tarafından çözülebileceği anlamına gelmez. Felsefe ve düşünce biçiminde olduğu gibi.

Felsefe, aç bir adamın yemek beğenmeyerek dükkan dükkan gezerken her birisine taktığı kulpu en sonunda boynuna asıp bayılması anlamına gelir. Düşünce ise açlığını bir an önce bitirmek, ondan sonra yapılacaklar üzerine odaklanmak içindir. Meseleye böyle bakıldığında konunun imtihan olduğu anlaşılır. Konunun imtihan olduğu yerde insanın kaybettiği zaman, en büyük maliyettir. Bu maliyetten kurtulabilmek insanı isyandan kurtarabilecek bir vazifedir.

İsyandan arınmak için nefsi tanımak ve onunla mücadeleye girmek işte bu yüzden mecburidir. Mecburiyetlerden sıyrılan bir hayatı talep edenlerin her seferinde bir isyan kuyusuna düştüğünü görmek ne acıdır.

Bir şeyden arınmak için bazen yalnız su değil, ateş bile kafi gelmeyebilir. İsyan illetinden kurtulabilmek için nefsi aç bırakmak gerekir. Orucun diğer ibadetlerden üstün tutulmasının hikmetlerinden biri de bu olsa gerek. Çünkü bu zorluk karşısında nefsin dizginlerinin gerçekten ele alınması mecbur oluyor.

Hakikatse onu dizginlerken insanın kendisinde bir şeyler görmesiyle başlıyor. İnsan ne zaman yaptıklarını kendi eliyle, kendi imkanlarıyla yapabileceğine inansa her seferinde bedbaht bir sonla karşı karşıya kalıyor.

İnsan, sonlara mecbur oluyor ancak mecbur değilmiş gibi hareket etmek istiyor. Ancak işin öylesi ya da böylesi yok. Sonda bir hesap var. Hesap, iman hakikati üzerinde verilen mücahedeyle alakalı. İsyan, mücahede edenlere karşı bilerek ya da bilmeyerek ki bilinmeyecek bir tarafı yok bu işin, karşı durmakla alakalıdır.

 “Bunda ne var? Ben de hayatı öyle çözüp, anlamıştım.” demek yok. Zira hayatın öyle anlaşılmaması için Resulü Kibriya Aleyhisselatü Vesselam bizlere bu hakkı beyan etmişti. Biz de o hakkı kabul etmiştik. Hem kabul edip hem kendi akli muvazenesinden geçirerek “Kısmen bende de var bir şeyler.” diyen adamın isyan ettiği şey sizce yok mudur?

Evet, isyan ediyorlar. İsyanlarını gizlemek istiyorlar. Gizledikleri her şeyin içerisinde imanlarından neyin kopup gittiğini fark etmiyorlar, fark etmek de istemiyorlar. Yaşadığımız dünyada hemen hemen herkes imani noktada üstün bir nitelikle kuşandığını zannediyor.

İmanın bizdeki üstünlüğü insanın nefsine karşı galebe gelecek olan mücahedesiyle ölçülür. Bunu ölçebilecek keskin bir tartı bu dünyaya sığmadığı için bizlere Mahşer Meydanı’nda mizan ikram edilir. O gün geldiğinde sevapları tartıyla tartılamayacak olanların en küçük tartısı, La ilahe illallah sözüdür. Bu da tartının bu dünyaya sığmamasına sebep olmaktadır.

Evet, gizli de aşikar da olsa hakikat ortadadır. Ortada olan bu değer karşısında iman ve isyan arasında bir gelgite mecbur değiliz. Ancak imanı seçtikten sonra isyan ve isyankarlara karşı hakikati beyan etmekle mükellefiz. Beyanatların ardından yaşanacak her süreçte özellikle kişisel manada imanını yitiren gençlere elimizi uzatmak, onları bu berbat hapishaneden çıkarmak gerekiyor. Üzerlerindeki kilitleri kırmak gerekiyor. Yüklerini onlardan almak ve imtihanlarının onlar için verilmiş birer ikram olduğunu izah etmek gerekiyor.

Gerekiyor, gerekiyor, gerekiyor.

Zaman geliyor ve çok hızlı geçiyor.

Mesele, çok hızlı akan zaman içerisinde nefsi emmareye karşı cihad edebilme kabiliyetidir.

Rabbimin verdiği bu kabiliyeti gösterebilen, ne ulu bir gençtir.

Gençliğinde bu derde düşen ne önemli bir vazifeyi üstlenmiş, ne büyük komutanlık etmiştir.

Bu komutan ne güzel komutandır.

 

Tüm Yorumları Göster (0)