Vedat Baykay
vedaybaykay@yandex.com

Şok Doktrini

07 Nisan 2020 / Salı 19:56:20 | YAZARLAR | Vedat Baykay

Elime bir kitap geçti. Naomi Klein’in kaleme aldığı Şok Doktrini. Geçmişte ve günümezde kaostan nasıl fırsatlar yaratıldığını örnekleriyle ele almış. Kitap çok kalın. Ben sadece günümüzde ki Corona meselesiyle benzeşen bir kaç örneğini köşeme taşımak istedim. Şok Doktrini geçmişte olduğu gibi günümüzde de devreye alınmışa benziyor. En azından ben benzetiyorum. Doğrusunu elbette Allah bilir.

Nedir Şok Doktrini ? “Uygulanması zor projelerin uygulanabilir hale gelmesi için otoriteryen koşulların gerekli olması durumudur. Buna felaket kapitalizmi de denir. Klein böyle diyor.”

Klein eserinde devam ediyor; “Çünkü ekonomik şok terapisinin hiç bir kısıtlama olmadan uygulanması (1970’lerde Şili’de, 1980’lerin sonunda Çin’de, 1990’larda Rusya’da ve 11 Eylül 2001’de ABD’de olduğu gibi) daima, demokratik uygulamaların geçici olarak askıya alındığı ya da tamamen bastrıldığı (şimdi olduğu gibi) ek bir büyük kolektif travmayı gerektirir.

Kanada’dan gelme ve George W. Bush’un gelecekteki konuşma metinlerinin yazarı olan David Frum, ABD’de şok terapisi tarzı bir ekonomi devrimi çağrısı yapan yeni neo-conlar arasında bulunuyordu.“Bunu yapmamız gerektiğini düşünmemin sebebi şudur. Biraz oradan biraz buradan adım kesinti yapmak yerine, bu yaz bir gün içinde, her birinin maliyeti 1 milyar dolar civarında olan 300 programı kaldırıp atalım diyorum.”

Frum o zamanlar yerli şok terapisini uygulamaya geçirtememişti daha; bunun sebebi büyük ölçüde, ona zemin oluşturacak ülke içi bir krizin olmamasıydı. Fakat 2001’de durum değişti. 11 Eylül saldırıları gerçekleşti...

Kapitalizmin bu radikal biçimi yol almak için daima felaketlere ihtiyaç duymuştur. İşi kolaylaştıran felaketlerin ve şokların giderek büyüdüğü ve şok etkisini artırdığı da çok açık bir gerçekti, ancak Irak’ta New Orlens’ta yaşanan 11 Eylül sonrasına özgü, yeni bir şey değildi. Daha ziyade, krizlerden yararlanma konusundaki bu geniş deneyler, şok doktirinine sıkı sıkıya bağlılıkla geçirilen otuz yılın birikimini oluşturmaktaydı.

Bu doktrinin objektiflerinden bakıldığında geçmiş otuz beş yıl çok farklı görünmektedir. Bu dönemin antidemokratik rejimlerinin sergiledikleri sadist davranışlar sayılan en ağır insan hakları ihlallerinden bazıları gerçekten, halkın kasıtlı olarak terörize edilmesiyle ilgili ya da radikal serbest piyasa ‘reformlar’ının uygulanmasına zemin hazırlamak amacıyla aktif ve kasti bir şekilde yürütülen faaliyetlerdi...

Aynen 1970’lerdeki Arjantin cuntasının eseri olan, çoğunluğunu solcu militanların oluşturduğu 30 bin insanın ‘kaybedilmesi’nin ülkede Chicago Okulu politikalarının uygulanmasının bir parçası olması gibi, terör Şili’deki aynı ekonomik metamorfoz türünün de bir parçasıydı...

1989’da Çin’de, ülkenin büyük bir bölümünü haklarını talep etme konusunda müthiş bir korkuya kapılmış işçilerle dolu geniş bir ihracat bölgesine çevirmek için komünist Partisi’nin elini rahatlatan olay, Tiananmen Meydanı katliamının yarattığı şok ve arkasından gelen onbinlerce insanın tutuklanması olmuştu...

1993’te Rusya’da, ülkenin namlı oligarklarını yaratan ve yangından mal kaçırırcasına gerçekleştirilen özelleştirmelerin önünü açan olay, Boris Yeltsin’in Parlemento binasına ateş açmak üzere tankları gönderme kararı ve muhalefet liderlerini tutuklatması olmuştu...

1982’deki Falkland Savaşı, İngiltere’de Margaret Thatcher için benzer bir amaca hizmet etmişti: Savaştan kaynaklanan kargaşa ve milliyetçilik heyecanı, grevdeki kömür madeni işçilerini bastırma ve bir Batı demokrasisinde ilk defa yaşanan özelleştirme çılgınlığını başlatma imkanı tanımıştı ona...

NATO’nun Belgrat’a saldırısı eski Yugoslavya’da hızlı bir şekilde özelleştirme gerçekleştirmenin koşullarını yaratmıştı (savaşı erkene almanın bir amacı da buydu). Bu savaşları motive eden tek unsur ekonomi değildi kuşkusuz, ancak örneklerin hepsinde de, ekonomik şok terapisinin zeminini yaratmak için kuvvetli bir kollektif şok kullanılıyordu...

Amacın ‘yumuşatılması’na hizmet eden bu travmatik olaylar her zaman açıkça şiddete başvurmak şeklinde gerçekleşmiyordu tabii. Bu, mesela 1980’lerde Latin Amerika’da ve Afrika’da, eski bir IMF yetkilisinin söylediği gibi, ülkeleri “ya özelleştirmeye ya da ölmeye” zorlayan bir borç krizi şeklini almaktaydı. Hiper enflasyonla dağılma noktasına gelen ve dış kredilerle birlikte gelen talepleri kabul etmeyen hükümetler, kendilerini daha büyük felaketlerden kurtaracağı vaadiyle ‘şok uygulaması’nı kabul ediyorlardı...

Burada ortaya çıkan sonuç, Friedman’ın ekonomik modeli demokratik rejimde kısmi parçalar halinde uygulanabilirken, gerçek versiyonuyla uygulanması için otoriteryen koşulların gerekli olduğudur...” (Kaynak: Şok Doktrini, Naomi Klein)

Tüm Yorumları Göster (0)