Ahmet Taştan

SEYAHATNAME-İ BOSNA; İkinci gün

19 Eylül 2013 / Perşembe | YAZARLAR | Ahmet Taştan

Aliya’nın memleketini adım adım gezmeye ve güzelliklerini yudum yudum içmeye alıştık ikinci günde. Travnik’e gitmek için vaktin gelmesini beklerken, hotelin balkonundan gördüğüm derenin yanına gittim. Adım başı dilenen çocuklar içimi acıtırken o güzel simalı kara saçlı Yesmina’yı sevesim geldi. Yanaklarından makas alırken o, diğer elini dilenmek için arkadaşlara uzatmıştı bile. Küçük köprü üzerinde fotoğraf çektirirken yaşından beklenmeyen ilginç pozlar verdi, tabii büyük paralar karşılığında.

 

Ve vezirler kenti Travnik’e doğru yol alırken yemyeşil bir tablonun arasından siyah bir hat üzerinde akıyorduk. “Neden bu kadar yeşil?” diye sormaya gerek yok zira yol boyu yanı başımızdan akıp giden akarsular bize cevap veriyordu.

 

Osmanlı Sarayına bilmem kaç tane vezir yetiştirmiş bu doksan dokuzu Müslüman olan kentte üç büyük ata sayıyorlar: Fatih Sultan Mehmet, Gazi Hüsrev ve Aliya İzzet Begoviç…

 

 

 

AYVAZ DEDE ŞENLİKLERİ

İnegöl’ün kardeş kentinin Belediye Başkanı ve Müftüsünü de anmalıyım. Ayvaz Dede şenliklerini ve dinlediğimiz kültürü ve şehitleri tek tek genişçe anlatmalıyım.

 

Alinur Başkan’ın kafileye katılıp kardeş şehrin meydanında indiğimizde üç adam bizi karşıladı. Donjı Vakuf yeşil elbiseli yaralı bir dost ve kardeş şehir idi.

 

Ayvaz Dede şenliklerinin yapıldığı mekana gitmek için otobüsten inip yüksek ağaçların arasına iki yıl önce döşenmiş ufak taşlı ve bakımlı bir yoldan ilerliyorduk.

 

Müftü Efendi gerekli açıklamaları yapıyor ve dualar ediliyordu. Menkıbeye göre yıllar önce büyük bir kuraklık olmuş. Köy halkı Ayvaz Dede’den dua etmesini istemiş. O mübarek zat da yedi gün boyunca gelip kayaların yanında Yaradan’a dualar etmiş. Allah’ın yardımıyla beş katlı bina gibi koca kaya yarılmış, bir iki taksinin yan yana geçebileceği bir yarık oluşmuş. Oradan ağaçları oyarak yaptığı olukla köye su taşımış.

 

DONJU VAKUF ŞEHİTLİĞİ

Bir eser bırakmak, bir iz bırakmak yıllar sonra anılmaya layık kılıyor insanı. Dünyanın hangi coğrafyasında olursa olsun uzak diyarlardaki bu Alperen insanlar Yaradan ile kurdukları irtibat sonunda gönülleri fethediyorlar. Aşılan yollarda gözler göreceğini görüyor, gönüller bir nebze hissediyor, akıl hayran kalıyordu.

 

Ancak ufak ticarethaneler ve dönüş yolculuğu etkiyi yarıya indiriyor sanırım. Tekerler hızla döndükçe göz yine gördüklerine dalıyor.

 

Donjı Vakuf kantonunda eski ve yeni şehitlerin bulunduğu mezarlığın müştemilatını İnegöl Belediyesi TİKA aracılığıyla yaptırmıştı.

 

İnegöl’den bir parçamız da burada idi demek. Yüksek tepeler ve derin vadilerin birinde Müftü Efendi, Belediye Başkanı için “O savaşta bizim başımızda idi. Savaş bittiğinde de başımızda görmek istedik. Üç dönemdir kendisini başımızda belediye başkanı seçtik. Kendisi bir halk kahramanıdır” dediğinde gözlerimi nereye saklayacağımı bilemedim. O komutan da oldukça metin olamaya çalışıyor ve mütevazı davranıyordu. Mezarlık, cennetten bir parça idi sanki.

 

Ufak çocuklar “Selamün Aleyküm” diyorlar, isimlerini söylüyorlardı biz sorduğumuzda. Banka oturunca o küçük ellerinden tek tek öpüp başlarını okşadım, yanaklarından makas aldım evlad-ı şühedanın. Hüzün çüktü yüreğime. Aşağıya doğru yürürken geri döndüm ve onlara baktım birbirlerinin ellerini öpüyorlardı. Sonra bir arkadaşın uzattığı kaymeyi alınca sevinç içinde aşağı yola akıverdiler.

 

 

İBRAHİMPAŞA MEDRESESİ

Buraya gelmeden evvel savaş sırasından birçok insanın şehit olduğu ve isimlerinin mermer anıta yazıldığı bir köyü de ziyaret etmiştik. Yıkılmış bir cami ve cinayet/katliam resimlerinin bulunduğu mini bir müzeyi acziyetle gezdim. Hırvatların evlerini gösterdiler. “İki yüz metre yukarıda biz o tarafa geçmeyiz” diyor Müslüman Boşnaklar. Üç yaşındaki çocukla yetmiş yaşındaki ihtiyarı katleden bir kini izledik acı acı.

 

İbrahim Paşa medresesinde öğle namazını eda ettik. Etrafında dershanelerin olduğu orta meydanda büyükçe bir halı ve mihraptan oluşan bir mescitti burası. Zihnimizde yeni imam hatip okullarının bu sistemle yapılması gerektiği çağrıştırdı.

Bu gezinin vazgeçilmezlerinden biri de kahve molaları ve fotoğraf çekimleri oluyor. Dere kıyısındaki bir kahve molasında Belediye Başkanımız Alinur Aktaş kardeş belediye başkanı ve arkadaşlarına “Lafzatullah” yazılı levhalar hediye ederken dışarıda yağmur yağıyordu. Ufak bir merasim ve müftünün ardında kılınan ikindi namazından sonra ayrılışımıza gözyaşı döken semanın altında Sarayevo’ya dönüyorduk.  Yol boyu Rehberimiz genç tarihçi Serkan’ın açıklamaları ve “sıkıntı yok” nakaratlı konuşmaları bizi doyurdu.

 

AHMET TAŞTAN-11.06.2013-BOSNA HERSEK

(Yarın devam edecek)

.

Tüm Yorumları Göster (0)