Abdülvasih Duran

KUR’AN’IN GÖLGESİNDE

08 Eylül 2016 / Perşembe 12:00:33 | YAZARLAR | Abdülvasih Duran

           Hemen hemen bir çok insan günümüzdeki eski değer yargılarını göremeyince ‘Ah bizim zamanımızda’ diye söze başlar. Kendi zamanı ile şimdiki zaman arasındaki farkı ve unutulan değerleri dile getirirken eskiye olan özlemini de böylece dile getirirler. Pek haksız da sayılmazlar. Çünkü yaşadığımız zaman ile eski zamanlar arasında gerçekten önemli farklar vardır. En başta unutulan gelenekler,fedakarlıklar,manevi değerler dikkat çeker. Yine eskilerde maddeye/paraya bu kadar bağlılık ve bağımlılık yoktu.
          Bazen şimdi ki gençler ile bizim dönemimizdeki gençlerin farkını düşünüyorum. Elbette ki dünya değişti diyeceksiniz. O dönem gerilerde kaldı demenize de hak veriyorum. Ama Mevlana hazretlerinin şu örneğinin her zaman uygulanmasını istiyorum.
           Mevlana Hazretleri der ki, insan bir pergel gibi olmalıdır. Bilindiği gibi pergelin bir ayağı sabit ,öteki ayağı ise  hareketlidir. Yani insan da kişiliğiyle,inancıyla, gelenek ve görenekleriyle  her zaman sabit/değişmez olmalı ama değişen ve gelişen çağada (Teknolojik olarak ) ayak uyduran biri olmalıdır.
            Bu anlamda bizim gençliğimizdeki istek ve arzularımıza baktığımız zaman kitap okuma en başta gelen özelliklerimizden idi. Harçlığımızın kısıtlı olmasına rağmen biriktirdiğimiz paralarla kitap alıyor ve onları bir solukta okumaya çalışıyorduk. Ancak paramızın yetmediği fakat alma konusunda hasretini çektiğimiz hatta rüyalarımıza giren kitaplar oluyordu. Bugünkü gençlerin son çıkan cep telefonlarını,motosikletleri ve arabaları hayal ettiklerinden daha fazla kitap hayali kuruyorduk.
           Bu hayallerimizden bir tanesine de Şehid Seyyid KUTUB’un “Fizilal-il Kur’an” (Kur’an’ın Gölgesinde) adlı tefsiriydi. On altı cilt olan bu tefsirin fiyatı o günün şartlarında maddi yönden yeterli olmayan bizlerin almasını engelliyordu. Bu tefsirin rüyalarıma girdiğini çok iyi hatırlıyorum.Sohbet için gittiğimiz arkadaşlarımızın evinde ilk olarak kitaplığına bakardık. Eğer bu tefsirden varsa elimize alır  koklar,kucaklar ve okurduk. (Daha sonra zorda olsa Rabbim o tefsiri almayı bizlere nasip etti.)
         Fizilal-il Kur’an isimli bu tefsire ulaşır ulaşmaz hemen okumaya başlamıştım. Gerçekten büyük şehit Seyyid KUTUB’un edebi yeteneğini de kullanarak yazdığı bu tefsir bizlere çok şey kazandırmıştı.
        Seyyid KUTUB  hayatını şahit tutarak (ve şehit olarak)  bu tefsiri yazmıştı. Yazdıklarını yaşayarak ve yaşadıklarını yazarak bu eserler vücuda getirilmişti. Bu eserlerin hep canlı ve etkili kalması zaten hayatlarını şahit tutarak yazmalarından değilmidir?
        Gerçek İslam alimi hayatını imanına şahit (ve şehit) kılandır. Günümüzde bir kısım sahte hoca bozuntularının kitaplarının çöplere atıldığını görünce Seyyid KUTUB’un  ne  kadar sağlam bir imana sahip olduğunu görüyoruz.
        Gerçek İslam alimi zaman içinde çizgisini değiştirerek yabancılara hizmet eden,yabancılar için ülkesini ve milletini yıkmaya çalışan değildir. Gerçek İslam alimi, imanı için,ülkesi için ve vatanı için canını verendir.İşte o zaman asıl ölümsüzleşirler. Şehitler onun için ölmezler. Çünkü onların davaları ve yaptıkları hayırlı işler sonrakileri ayakta tuttuğu için şehitler ölümsüzdürler.
       Fizilal-il Kur’an’ı okumaya başladığınızda henüz giriş yazısından (Mukaddime) tefsirin ne denli etkili olduğunu göreceksiniz. Hani güzel bir söz vardır:”Bir bina ne kadar büyük olursa pencere sayısı da o kadar çok olur”.Daha giriş bölümünü okurken zaten ne kadar etkilendiğinizi hissedeceksiniz:
        “-Kur’an ile hayat bir nimettir. Kur’an’ı anlamaya çalışan insan hayatın anlamını öğrenir. Bir büyüğün çocukları izlerken onların oyuncak için tartışmalarına gülümser. Aynen bunun gibi Kur’an gözüyle hayata bakan bir mü’min de hayatın aslında üzülmeye değmediğini,insanlardaki aşırı hırs ve tamahkarlığı görünce bunların ne kadar anlamsız olduğunu görür.
      -Kur’an’ı anlayan insan şuna hayret eder. İnsanların elinde ne kadar güzel bir reçetenin olduğunu ama insanların bu reçeteden istifade etmek istemediklerine hayret eder. Reçete ellerinin altında duruyor ama nefis ve şeytan bu reçeteye uzanmalarına engel oluyor. Buna rağmen insanların nefsi ve şeytanı yenmenin yollarını aramadıklarına hayret eder.
     -Kur’an’ı anlayan insan, kainat ile insan arasında mükemmel bir uyum olduğunu görür ve kainatta tesadüflerin yeri olmadığını fark eder. 
     -Kur’an’ı anlayan insan, kainatın en değerli varlığın insan olduğunu öğrenir. Aslında her şeyin insan için yaratıldığını fark eder. Dolayısıyla insanın eşref-i mahlukat (yaratılmışların en üstünü) olduğunun bilincine varır ve sorumluluğunu fark eder
     Mü’min şu örneği hiç unutmamalıdır. Hani tohum ekilirken ilk önce tohumun üzeri toprakla kapanır ve tohum görünmez.Ancak çiftçi bilir ki o tohum o toprağın altından bir gün bire yedi yüz kat artarak çıkacaktır.” 
    
                                                                                                        

 

Tüm Yorumları Göster (0)