Ahmet Taştan

KÜLTÜREL BUNALIM VE LİSELİ

26 Ekim 2015 / Pazartesi 18:07:04 | YAZARLAR | Ahmet Taştan

“Hocam, bu kız neden ağlıyor?” demişti ekrandaki “Danimarkalı Gelini” izleyen liseli genç. “Kültürel bunalım yaşıyor oğlum. Katolik bir Hıristiyan iken Müslüman oldu ya, eskiyi hatırlayınca zihinsel sıkıntıya giriyor.”

İzleyenler bilir 90’lı yılların dindar muhafazakar kesimin yani bizim kesimlerin beyaz ekrana aktardığı birkaç güzel film vardı. Minyeli Abdullah, Yalnız Değilsiniz gibi filmler… Şimdiki gençler için dikkat çekici gelmiyor, çünkü HD değil. Müzedeki eskimiş, tozlu bir bez parçasına bakar gibi bakıyorlar, ne yazık ki.

Liseli genç, bizim düğünlerimiz ile farklı kültürlerin düğünleri arasındaki farklı görmek için sınıfta izlediği filmin etkisindeydi. Tel tel sarı saçlarının beyaz tenine yakıştığını düşünülen mavi gözlü artistin başrol oynadığı film izlenmeye değer görülmüştü tüm arkadaşlarınca. Ancak, dersin müsaade ettiği noktaları izleyip geçiyorlardı.

İtirazlar bir iki saniye sonra dikkat çekici bölüme gelince bırakılıyordu. Kilisede kıyılan bir nikahla başlayan filmde Danimarkalı kız ile bir Türkün evliliği ve bunun getireceği kültürel sorunlar gözler önüne seriliyordu. Hıristiyanlığın en koyu ve serti Katolik mezhebinden, Allah’ın gönderdiği son ve mükemmel din İslam’a geçişin sıkıntılarını kıyaslamak güzel bir örnek olacaktı.

Genç, ekrandaki beyaz gelinlik dikilen eltisini görünce ortaya koyduğu tavrı aynen filmdeki kaynana gibi anlayamadı. Danimarkalı, “-Şimdi ben de camide, nikahımız kıyılırken bunu mu giyeceğim?” Cevap çok açıklayıcıydı. “-Biz, nikahı camide değil, nikah dairesinde kıyarız yenge!” “-Siz benimle dalga mı geçiyorsunuz?”

Kelimeler bilindik idi ama niçin böyle bir tepki gelişiyordu, bilmiyordu. Sınıftaki gençler de fark edemedi. “Ne deli bir kız! Türkiye’de nikah camide mi kıyılır, cahil şey? Ancak terk ettiği ve “değiştiriyorum” dediği Katolik mezhebinden hiçbir şey hatırlamak istemiyordu Danimarkalı. İçinde kopan fırtınalardan, ruhunun gerilimlerinden kimsenin haberi yok gibiydi.

Film durduruldu. Sınıfın ortasına mı, beyinlerin ortasına mı bilinmez ama hocadan bir soru geldi. “-Siz yani seyirciler olarak biz, bu filmde neredeyiz. Biz bu iki taraftan hangisi oluyoruz?” Gözler tavana dikildi, düşünceler kafatası içinde uçuştu; “-Biz hiç biri değiliz” dedi biri.  Cevap soru kadar vurdu onları yüreklerinden: “-Hiçbir yönetmen seyirciyi düşünmeden film yapmaz. Her filmi kusursuz çekmeye çalışıyor ve mantık hatasından kaçınıyorsa eserine seyircisi gözüyle de bakıyor demektir. Bakın buradakiler gibi düşünüyoruz bir müddet sonra. Filmi izlerken birine hak veriyoruz iki dakika geçince.”

Sınıftakiler dersi bırakıp filmi izlemek isteklerini yüksek sesle dile getiriyordu. Gençler kalitesini beğenmese de film izlemek hoşlarına gidiyordu. Ancak ders derstir.

Danimarkalı, İslam dinini samimiyetle öğrenmek ister. Kitaplar alır okur. Eşini  sorularıyla sık boğaz eder. Geleneksel bir Müslümanlıktır yaşanan ailede. Girdiği ortama göre şekil alan, işin gereği gibi davranan bir güruhla muhataptır yabancı gelin. Ancak o “din değiştirmesinden” sonra içindeki boşluğu dolduramamıştır.

Namazı öğrenir, secdeye kapanır ve hüngür hüngür ağlar. Başını kaldıramaz, kaldırmak da istemez. Bir huzur deryasına gark olmuştur. Sonra iş yerinde eylem yapar: Namaz kılar. Kınayıcı bakışılar, alaycı sözler. “İşten atılır” yorumları… Yabancıdır işveren, onun yaptığı işi beğendiğinden karışmaz ve başörtüsünden dolayı tebrik eder.

Din değişiminin kültürü ne kadar da derinden etkilediğinin bir göstergesiydi bu konu. Sembollerle, şekillenmiş, resim ve heykellerle renklendirilmiş bir kiliseden sıkılan sadece Allah’ın huzurunda huzur bulan bir noktaya varmış bir gönüldü şimdi o.

Kitap okumalarla, dini muhabbetlere katılmalarla, eskiyi hatırlatacak her şeyden uzak durmalarla, kocasını kutlama toplantılarından kaçmalarla inancı ve şahsiyeti gelişir.

En çarpıcı  karelerden biri ise: Durakta bekleyen başörtülü bir kıza profesör rütbeli saygısızın söylediği sözler. Danimarkalı hayranlıkla izlediği kıza bu yapılanı görünce müsaade ister. Modern kıyafetli Danimarkalıyı görünce kibar kesilir kravatlı adam. Başörtülüyü önden davet eder Danimarkalı ve otobüse binerler.

“Hocam böyle şeyler oldu mu bu ülkede?” deyince liseli   genç, dudaklardan dökülecek o kadar çok gönül yarası vardı ki. Bu gençler akşam ne yediğini unutuyorlar, kendileri dünyada  henüz yokken annesi veya babası ne günler gördüler haberi yok. Başörtüsü zulmünü nereden bilsinler. Belki de yıllardır sınıf arkadaşlarının başörtüsü ile derslere girdiklerini sanıyorlardı.

Liseli genç, filmin tamamını izleyemedi. Eve gidince internetten seyredecekti. Sonunda ne olacaktı merak ediyordu. Onlar ayrılsalar veya kavuşsalar dünya da değişen ne olacaktır. Lakin sanal mutluluklar memnun ve tatmin ediyor metafizik yoksunu gençleri.  

Ama bunlar çocuk daha. Ne kültürden ne kültürel değişimden haberleri var. Geleceğimizi emanet edeceğimiz bu gençlere geçmişimizi, tarihimizi, inancımızı nasıl nasıl anlatmalıyız, mutlaka?        

Tüm Yorumları Göster (0)