Ahmet Taştan

KAVMİNİN DİLİNDEN KONUŞMAK

13 Haziran 2016 / Pazartesi 18:36:36 | YAZARLAR | Ahmet Taştan

Kitabı okuyarak doyuruyordu karnını genç adam. Doğru duydunuz/okudunuz, karnını tilavet ederek doyuruyordu. Yakın zamana kadar keşfedemediği bir hasiyetti bu.  Ramazan ayının en güzel ikramlarından biriydi açlık. Aç kaldığında ruhunun, beden ülkesindeki sınırları keşfediyordu.  

Kitabın Arapçasından okuyordu harf harf. Gözlerinin takip ettiği satırlarda, nazarları harflerinin biçimine göre akıp gidiyordu. “Lam ve elif harfi” ile yükselirken “ra” harfinden aşağıya doğru kayıyor “be” harfinde ufak bir kay kay hareketi çekiyor sonra da “iki gözlü he” harfinde sörf yapıyordu.

Ruhunun derinliklerine “tarifi zor anlamlar” doluyordu ve anlatamıyordu, lakin hissediyordu. Sonra başını göğsüne doğru bükünce bedeni bir “vav harfi” gibi biçimleniyordu. Harflerin sesi bir ayrı güzel, şekilleri de başka güzeldi. “Eşyalarda da böyle bir sır var mı?” diye düşünürken ana rahmindeki gölge vurdu zihninin kıyılarına.

Namazdaki hareketleri bir bir düşündü. Kıyam halini “elif” ile kıyaslamak çok basit kaçacaktı. Her şey Kitapta gizliydi. Bazen gizli, bazen de aşikâr. Okuduğu harflerin hangi anlamı beyan ettiğini anladığında çok memnu oluyordu.  Aradığı her şeyi kitabın harfleri arasında bulabilecek “anlam avcısı nazarlara” henüz kavuşamamıştı.

Nazar ki gönlün kapı kilididir.  Gönülde iman cevheri varsa nazar hissedebilir. İman cevherinin harlatmadığı göz ferini ne aydınlatabilir ki?

“Biz her peygamberi ancak kendi kavminin diliyle gönderdik ki onlara en anlaşılır şekilde açıklasın” (İbrahim Suresi /4. ayet)

  Kitap bir anlamın inşasına memur kılınmış. Bu anlam da anlaşılmak amacıyla var edilmiş. Anlamın ne olduğu o Kitapta saklı. Onun bir dili var: İndiği kavmin anlayacağı bir dil. Onun bir takım harfleri var indiği kavmin tanış olduğu.

Delikanlı da her zorluğu yenerek o harfleri tanımıştı okuduğu lisede. Araplara indi Arapça lisanı üzere. “Ya biz ne olacağız” diye düşünmedi genç, liseli yıllardan beri o anlamın içinde yoğruldu.

“Kavmin dili” nedir? Telaffuz ettikleri sesler midir, yazdıkları harfler midir? Yoksa onları harekete geçiren, gereğini icraya memur kılan anlam mıdır? Harfleri tanı, sesleri telaffuz et ,lakin hiçbir tık yok. Neden? Hani tüm mesele Kitabı okumaktı?

Genç anladı ki “anlamak” bir “eylem” gerektiriyor.  Anlayanlar derhal davranırlar ve yola revan olurlar. Dedesiyle anlaşamayan torun dönemi geride kaldı. O vakitler kelimelerin telaffuzu da başka idi. İctima, milli, iktisat, dahili ve harici, bedbaht, istiklal gibi kelimeleri yabancı dil sanılan dönemdi o yıllar. Şimdi onların yerine sosyal, ulusal, ekonomi, iç ve dış vb. kelimeler aldı gerçi.

Bu gün baba ile oğul birbiriyle anlaşamıyor aynı dili konuştukları halde. Babanın titizliği, oğlunun tembelliği büyük bir anlaşmazlık sebebi oluyor. Babanın haber izlemeye verdiği değer ile evladın dizi film veya spora verdiği önem ne büyük anlaşmazlık oluşturuyor.

Anlaşılmayı, biraz algı ve ruh dünyası, biraz da yaratılış ve dünyaya bakış açısı sağlıyormuş, diye düşündü Kitabı okuyan genç  ve sıralamaya başladı esnafın dili, gençlerin dili, halkın dili, beden dili, vatandaşın dili, sokağın dili, mahpusların dili, siyasetin dili vb…

Her peygamber, topluluğunun dili ile gönderilmiş.

İlahi bir hikmet nedir? Bir peygamber bilinciyle sorumluluğunu kuşanmak isteyen genç ise çevresindeki insanlara Kitabın anlamını taşımak istiyordu. Ya gençlerin kültürünü yükseltecekti ki anlasınlar ya da kitaptaki anlamı onların anlayacağı kadar sadeleştirecekti.

“Bu kadar mükemmel özelliklerle donatılan peygamberleri, bir yüce anlamla gönderen alemlerin Rabbi olan Allah,  zatında ve rabbaniliğinde tektir. O’na sadık kul olmak en yüce anlamdır” diye düşündü genç adam ve “elif” gibi kalktı kıyama...                                                                                                                      

Tüm Yorumları Göster (0)