Nurettin Yıldız
nurettin@yildiz.com

İSLAM HAYATIMIZIN NERESİNDE? (5)

19 Temmuz 2019 / Cuma 16:46:37 | YAZARLAR | Nurettin Yıldız

AHMET TAŞGETİREN:  Eğer kılcal damarlarımıza kadar İslam’ı yaşamaktan söz ediyorsak ‘İslam bizim için nedir ki hayatımıza bu kadar taşımalıyız?’ sorusunu da cevaplandırmak lazım.Sadece aidiyet planında İslam’la ilişkisinin farkında olan insanımız, İslam’ın hayatın bütün alanlarına taşınması noktasında hangi değerlerden yola çıkmalı?

NUREDDİN YILDIZ:  Şu meşhur sahabe var ya, Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem; “Şu tepenin dibinde cenneti görüyorum” buyuruyor, o da hurma yerken, “Demek ki ben burada şehit olursam cennete gireceğim” diyor ve “bekleyemem bu salkımı yiyecek kadar” diye atıyor elindekini…
Kur’an kursu hocalarımız, imamlarımız, müftülerimiz, profesörlerimiz; hepimiz bir soru soralım kendimize: Bu olay hicretin üçüncü senesinde oldu. İslam’ın fıkhına ait hangi bilgiler var o zaman; hiç denecek kadar, şeriat inmemiş henüz. Diyebilirim ki o zat, radıyallahu anh, benim kadar fıkıh bilmiyordu. Hadis bilmiyordu. Bilgide talebem olacak durumda değildi. Bunu teşbih için söylüyorum elbette; toprakla altın kıyas edilmez!

Bu zata Efendimiz aleyhisselam, “Burada şehit olursan cennete girersin” dedi ve o da şehadete koştu. Fıkıh bilgisi yok, İslam tarihi bilgisi yok, siret-i nebi diye bir şey bilmiyor. Ne biliyor: Allah, Peygamber, cennet; bu üçlüye sadakatim kadar adamım. Başka bir şey bilmiyor. Peygamber’e ‘ama?’ denebileceğini bilmiyor. Sadece teslim oluyor. Bu teslimiyetten başka bilgisi yok.

İslam neydi ki onun için, İslam oldu? Buna da cevap aramak lazım. Zira küfrün en kötü noktasından imana gelmişler. Nasıl böyle bir zihnî-kalbî dönüşüm gerçekleşmiş?Demek ki sorun, kalbe nüfuz etme sorunu. Müslüman’ın camide görünmekten ziyade camiyi kendi içine gömmesi gerekiyor. Caminin bize girmesi lazım, bizim camiye girmemizden ziyade. Camiye girince telefonunu kontrol eden var, bir de kendini cennette hisseden var. Biri caminin içinde, diğeri dışardayken bile cami onun içinde.

Mesela çocuğumuza namazın şartlarını öğretmeyi önemsiyoruz. Abdestin farzlarını öğretmeyi önemsiyoruz. Hâlbuki farzları-sünnetleriyle namaz eğitimi 24 saatten fazla sürmez. Namazın bütünü, zeki bir çocuğa bir saatte öğretilir. Çünkü rükûnun ayrıntısı yok. Ellerini açmanın da ayrıntısı yok, ilk öğrettiğin gibi yapacak çocuk. Namazın, namaz olarak icrasında bir zorluk yok; ancak Kur’an, “ailene namazı emret ve bu konuda sabırlı ol” diyor. Neden?Çünkü namazı emretmek, kıldırmak… bunlar bir şey değil. Namaza zevkle kalkan bir çocuk oluşturmak zor, bu yılları alıyor. Dolayısıyla İslam’ı öğretmekle İslam’la eğitilmiş arasındaki farkı ayırt etmemiz lazım.

Nasıl anlamalıyım ben İslam’la ilişkimi peki? Nerden çıktı bu İslam ki insanın hayatı için bu kadar büyük önem arz ediyor; bunun idraki de önemli sanıyorum.İslam; insanın evdeki aile ilişkileri, ticarette helal-haram yemesi, siyaseti, sosyal hayatı, namazı, orucu… hepsinin toplamıdır. Bizim sorunumuz; İslam deyince sadece namaz, sadece oruç, sadece yaz aylarında çocuğa Kur’an öğretmek gibi bir anlayışın oturmuş olması.

Bir canlı yayın programında spiker, “Yaz aylarında hangi tür kurslara çocukları göndermeyi tavsiye edersiniz?” diye sormuştu. Hiçbir kursu değil, köye dedesinin yanına gitmesini tavsiye ederim, demiştim. Espri mi bu, diye sormuştu. Bu soruyu başka türlü cevaplayamayacağımı söylemiştim o kişiye.Çocuklarımıza bütün dünyanın tatile çıktığı bir dönemde ‘sen tatil yapma, din diye bir işkenceyle uğraş’ denmesi sıkıntı. Bunun yerine, her gün okuldan döndüğünde anne bir kere “yavrum, bizi Allah yarattı” dese bu daha iyi.

Resûlullah aleyhisselam Efendimiz, hayatın bütününü kuşatan bir din getirmiştir, dolayısıyla soframızda İslam olması gerekiyor; ne yiyip içeceğimizi belirleyecek. Yatak odamızın İslamca olması gerekiyor, oturma odalarımızın İslamca olması… Evliliğimizi İslam’ın belirlemesi gerekiyor.

Gerçi insanlar şöyle düşünüyor: Bu kadar kural koyan bir din boğmaz mı bizi? Hayır. İslam, yasaklar getirmek için gelmiş bir din değildir. Yeme-içme, ekonomi… hepi topu yüz tane yasak yoktur. Serbestler milyonlarcadır. (devam edecek)

 

 

 

 

İSLAM HAYATIMIZIN NERESİNDE? (6)

 

Ahmet Taşgetiren: Bugün insanlığın sorunu alkol değildir, hürriyeti sınırsız algılamasıdır. Çünkü aklını çalıştırınca zaten alkol almıyor insan. Dolayısıyla ekmeğe çok dalmak, çikolatayı kiloyla yemek de alkol gibi bir sorun olduğundan İslam; zamanı, gıdayı ve hayatı disiplin etmek için geliyor. Yani İslam, bütün hayatı düzenleyen bir sistem getiriyor ve bu zarurî, insan hayatı için. İnsan için İslam olmazsa olur mu?

Nureddin Yıldız: Olmaz. Çünkü İslam, insanı yaratanın dini. Dolayısıyla İslam, insanın bütünleyici parçasıdır. Bu bütünleyici parça olması bizim kan damarlarımızı, gözümüzü kulağımızı yaratan, beynimize şekil veren Allah’ın dini olduğundan idealdir. Bunun dışında insanın ürettiği sistemler ideal olamaz; çünkü insan kendini aşabilecek bir mahlûk değildir.
Bizim 100 senedir -Viyana’dan itibaren alırsak 250- yaşadığımız bir sıkıntı var. Hocalarımız bir anlamda haklı olarak ‘bari ölmeyecek kadar din öğretelim’ şuuruyla hareket etmek zorunda kaldılar. Bunu ayıplamak için söylemiyorum. Jandarmanın elif cüzü topladığı bir zamanda ‘bismillah de yavrum’ diyecek kadardı.

Sivas’ın Zara ilçesinde, 90 yaşlarında bir ihtiyarla karşılaşmıştım. Askerdeyken kurşun isabet etmiş koluna, bakınca karşısını görebildiğiniz bir delik vardı kolunda. Konuşurken bir şey anlatmıştı: 1940’larda düğününden bir hatıra. Düğünü yapılmış, gelin gelmiş ancak babası gelinin yanına sokmuyormuş; zina olur diye. Yani düğün yapılmış, nikâhını kıymışlar, Fatiha okuyacak kimse bulunamıyor. Zara’nın başka bir köyünde hoca bulmuşlar, “çoluk-çocuğum var, benim hayatımla oynamayın” demiş.

Nihayet 14 gün sonra birisi acımış buna da gelmiş, Fatiha okumuş nikâh için. Yani hocaları ayıplamamalıyız. Bu demek ki Fatiha öğretse cihat etmiş sayılacak.
Fatiha İslam’la eşitleniyor nerdeyse…

Namus olmuş Fatiha! Ama şimdi öyle değil. Teknoloji İslam haykırıyor. Şu anda özrümüz yok. Tembellik, mezhepçilik, ırkçılık, yöresellik gibi günahı bize ait olan sorunlarımız var şu anda. Artık küfür bile Kur’an’a hizmet ediyor! Cd üretiyor, Kur’an yüklüyorsun mesela. Dolayısıyla özür bizden kalktı. 1940’larda yaşayan bir amca kıyamet günü “Ya Rabbi, Fatiha okuyacak kimse yoktu” diyebilir. Biz sadece şunu diyebiliriz: Çok işimiz vardı ya Rabbi, sana vakit ayıramadık!

Ahmet Taşgetiren: Allah korusun. Bu ne kadar denebilir, ne kadar kabul görür… Fakat hocam ben buna rağmen, bunca teknolojiye rağmen, sade bir insanın hayatı için İslam’ın ne kadar önemli olduğunun idraki noktasında problem olduğunu düşünüyorum.

Nureddin Yıldız: Bu çok önemli. Allah’ın kanunu şu: Hiçbir nimeti sorunsuz göndermiyor, hiçbir gülü dikensiz yaratmadığı gibi. Öbür türlü dünyanın imtihan yeri olmasının anlamı yok. Teknolojiyi gönderiyor; ama teknolojiyi film izlemek ve oyun oynamak için kullanan bir nesil de getiriyor arkasından. Ezan hoparlörsüz, üç kişinin duyabileceği sesle okunduğunda insanlar dükkânı kapatıp camiye geliyorlardı, şimdi şehir inliyor ezanlar başlayınca ama kulaklarda tıkanıklık var, duymuyor insanlar! Neden? Ezana engel yüzlerce gerekçe de geliyor çünkü. Öbür türlü imtihan olmaz zira.

Rabbimiz teknoloji gönderiyor; zihinleri ve yürekleri meşgul edecek fitneler de gönderiyor. Mesela evlilik kolaylaştı; ama insanlar eş almıyor, mobilyalı eşler alıyorlar artık. Evliliğin fitnesi çoğaldı. Özellikle vurgulamamız lazım ki İslam, herhangi bir zamanda sorunsuz yaşanmadı, kıyamete kadar da yaşanmayacak. Öbür türlü bizim cennette İslam yaşamamız lazımdı. Cennette namaz yok, namaz burda. Bize artık her türlü ibadet imkânı geldi zannediyoruz, hayır; önceki engeller kalktı, yeni engeller geldi. Bizden öncekilerin engelleri dipçikti, şimdi dijital oldu. Evet, Kahire’ye dua gönderiyorsun beş dakikada ama sana da Japonya’dan üç dakikada fitne geliyor.
Biz İslam’ı, imtihan üzere ve imtihan ağırlığında yaşanacak bir din kabul edeceğiz çünkü karşılığında Allah cennet verecek. Hiçbir zorluğu olmadan da elde edilmiş bir cennet olmayacak bu. Bu şuurla iman etmemiz lazım.

Zaman zaman Türkiye’de hayat tarzı tartışması da gündeme gelir hocam. Birileri modern hayatlarını savunmak için seslerini yükseltirler. ‘Ben şöyle bir hayat tarzı seçtim, kimse bana din adına bir hayat tarzı dayatmasın’ derler. Ben Müslümanım diyen bir insanın da hayat tarzı hassasiyeti olmalı mı? Yani İslam’a göre bir hayat tarzı oluştursun ki onu savunma bilinci de olsun. Böyle bir hassasiyeti var mı Müslümanlar’ın?

Bunu belki müstakil bir sohbette görüşmek lazım. Son dünya düzeninde hümanizm, put hâline geldi. İnsan putlaştırıla putlaştırıla kendini yiyecek artık. İnsan hakkı dene dene… Sadece Müslümanlar’ın böyle bir hakkı yok ama. Sözleri bu şekilde kıvırılabilecek büyüklerimiz de hak etmeyecek ve aşırı şekilde öne çıkarıldılar.

İnsanın kendi kendine olması mümkün değil; illa mürşidi (yol gösteren) olacak. Bunun adına şeyh diyebilirsiniz, muallim, hoca, abi, vakıf başkanı… ne dersek artık. Ve o mürşidin de mürşidi olacak. O da kendini putlaştırmayacak. Mürşit silsilesi de Resûlullah sallallahu aleyhi ve selleme dayanacak. Çünkü sadece bir insan masum, hata etmez ve nefsine göre olmayandır.
Adı önemli değil, bizi Resûlullah aleyhisselama kadar ulaştıran bir mürşit silsilemiz olmalıdır. Aksi takdirde insan, kendi İslam’ını kurar mutfağında. Dört mezhebi ‘çok’ görüyorduk, bir milyar mezhebimiz olur bu sefer! Başsız İslam, İslam değildir.
Sahih kitaplarda bulamadığım ancak Ömer bin Hattab’a nispet edilen bir söz var; “cemaatsiz İslam, lidersiz cemaat, itaat edilmeyen liderin de kıymeti olmaz” diyor. Mümin, bir organizenin içindedir. Evet; insan mükerremdir, saygındır, güneş dâhil her şey insana hizmet için yaratılmıştır ama insan beyni, kendi kendini harap edecek kadar güçlü. Şifreleri insanın kendi elinde olmamalı. Öyle olursa putlaşıyor ve mesela eşine zulmediyor, çocuğunun geleceğini yok ediyor.

Bizim İslam’la şekillenmemiz kendi zevklerimizin üzerinden olduğu zaman ilim bizi kurtaramaz. Hatta ilim, tuğyan sebeplerinden oluverir. Çok bildiği için çok helak olur. İlim, karayolunda 500 kilometre hızla gitmek demektir. Cahil nasıl olsa traktörle gittiği için kaza yapmaz. Koca koca müçtehitlerin bile bir şeyhi olduğunu görürüz. Yüzlerce eseri vardır ama şeyhi de olur.

Bu ‘mürşit’, bir otokontrol sistemi de olabilir nihayetinde. İmam-ı Azam’ın bile kendini talebelerine kontrol ettirdiğini görürsünüz. Sorar talebelerine ve sonra da “siz doğru söylüyorsunuz” der, böyle ‘hoca’ olur mu yahu! Bir otokontroldür bu.
Bize “Allah’tan kork!” diyen birilerinin bulunması gerektiğini idrak ederek yola çıkmalıyız. Eğer bilgi, geçmişimiz ya da köyümüzdeki türbenin filan bizim kontrolsüz hareket etme hakkımızı doğurduğunu zannediyorsak şeytan bizi çok yakından kontrol ediyor demektir.

 

Tüm Yorumları Göster (0)