Ahmet Taştan

GELENEK, MODERN VE POSTMODERN?

30 Ocak 2017 / Pazartesi 17:33:55 | YAZARLAR | Ahmet Taştan

Kitabı okudukça “Dünyaya Müslümanca Bakmak” istiyordu, ancak çevresinde dizayn edilmiş dünya hiçte görmek istediği gibi bir dünya değildi. Zira her düşüncenin, ideolojinin bir insan modeli, bir bilgi edinme metodu, bir toprak tarifi, bir sosyal ve siyasal tanımı vardı.   
Daha önce de “Sıfır Üç Depremleri” isimli kitapta okuduğu satırları da anımsadı. Harika bir belgesel romandı o kitap. Orada şiir misali birkaç satır vardı. 
Ey İslam, ben sana demedim mi hem de kaç kez demedim mi?                                                                                   Kendini Müslümanını kendin yetiştireceksin.                                                                                                                 Ey İslam ben sana demedim mi hem de kaç kez.                                                                                                                    Başka sistemlerin yetiştirdiği Müslümanlardan ne bekleyeceksin, demedi mi                                                         Ey İslam hem de kaç kez.
Şimdi modern dünyaların egemenliği altında yetişen insanların İslamın istediği Müslüman olacağını nasıl tahayyül edebiliriz, diye düşündü. 
Adam, kitabın satırları arasında ilerledikçe tekrar eden satırlardan zihninde bir şeyler belirmeye başlamıştı. Üç daire çizdi zihninde; birinin üzerine gelenek ya da İslam yazılması gerektiğini düşündü. Ardından bir daire daha çizdi ve üzerine modernizm yazılması gerekiyordu. Diğerine postmodernizm yazması uygun düşerdi. 
Zira İslam’ın etkisinde yetişen bir insan modeli, yetişiyordu bir zamanlar. Hz. Muhammed (sav)’i örnek alan ve onun insan-ı kamil olarak görüp ona benzemeye çalışan insanların, ondan gelen tüm yaşantıyı örneklemeye çalıyordu ve bu değerli bir şey kabul edilirdi.
İslam etkisinde yaratılış ve kâinat hakkında fikir yürütürlerdi. Bu tür yasaları Kitabın cümleleriyle tanıyorlardı ve sınırlarını tayin ederlerdi. Ekonomi, siyaset ve sosyal hayatı, yaratılışın izleri takip edilerek belirlenirdi.
İnsanı, “kul” olarak tanımlarlardı. “Kul” demek bir Rabbin emrine boyun büken anlayışı üzerine inşa edilir. İnsanın “birey” olması, “devlet” karşısında “vatandaş” olması çok farklı olduğunu okudukça masum gelen kelimeler artık bir düşüncenin ileri karakolu tarafından işgalci gücü gibi hissedildi zihninde.
İslam’da “cemaat” kavramını sosyal hayatın, birlikte yaşamanın adı olduğunu belirtilirken içselleştirilmiş masum “toplum” kelimesine bile ajan gibi bakmaya başladı.
Tüm bunları İslam başlığı yazdığı dairenin içine yazacaktı.
Sonra “modernizm” kelimesinin yazdığı daireyi düşünmeye başladı. 
Modernizm ne demekti? Kalbine doğan his geleneğe ki Hıristiyanlık dahil İslam gibi dinlerin dışında, dünyaya bağlı dünyevi kavramların her birini buraya yazmak istedi. Modenrnizm insanın dışını değiştirmeye çalıştı ama postmodernizim ise insanın içten değiştirmeyi amaçlar cümlesinden ürktüğünü fark etti. 
Modernizm 16. yüzyıllarda oluşmaya başladığını, özellikle Protestanlıkla bir bağlantısı olduğunu belirtiyor okudur kitapta. Rönesans ve reform hareketleriyle pozitivizmle ilgili olduğunu aklına kazıdı. Pozitivizmin etkisiyle aydınlanma çağı vs.vs. 
Modernizm, “yeni” ne hikmetse batıda kiliseye yönelik yaptığı her öldürücü darbenin Tanzimat sonrası Osmanlı topraklarında yankısını bulması ve bunun ilericilik gibi bir safsataya dönüştürülmesini de ilginç buldu. “İlerlemek”  tarihi düz bir satıh gibi gören anlayışın ürünü olduğunu vurgulamasına şaşırdı. Bizde bir döngü ve dairesel anlayış hakim iken, insanlığın daima ileriye gittiğini düşünmenin karşısında mevzi almayı anlamada zorlandı. 
İlerlemek kötü müydü? Belki hayır denilecekti. Lakin öncekilere geri demek anlamını üzeri kapalı şekilde düşünmeyi getiriyordu. Teknolojik düşünmek, alet, edevat üzerindeki gelişimi düşünmekle sınırlı kalmadığını ve kalmayacağını okuyunca altını çizdi. 
Dinini Modernizmi yeniden öğreniyordu sanki. Hele hele ulus devletin çıkışı ve insanlık üzerinde yaptığı tahribatın haddi hesabı yoktu. İmparatorluklar zamanında insanlar ulus devletlere göre daha rahat ve özgürdü değerlendirmesini bir kıyıya yazdı. Bunu düşünecekti. 
Eskiden devletler, inançlar/ dinler üzerine konumlandırılıyordu ancak “ulus devlette” ırk/asabiyet üzerine inşa edilecekti. Devlet üzerinde düşünmeyi salık veren o cümlelerden sıkıldı. Müslümanların “devlet talebi olan bir dine” mi inanmaları gerekiyordu yoksa bireyin dar sınırları içinde kalmış dini mi devam ettirmesi gerekiyordu? Cevabını verdi içinden, geçti.
İşte postmodern anlayış bu değişime imkan tanıdı. Başörtülü okuyabilirdiniz zira onların düşünce biçimine, modern düşünceye sahipseniz ve insan hakları üzerinden başörtüsü talebinizi seslendirdiğinizde postmodern anlayış bundan rahatsız olmuyordu. Ancak Allah’ın emri diye düşündüğünüzde farklı bir açıdan olaya bakıyorsunuz ki bu da modernizmi delip geçerdi, buna sevindi. 
Medeniyet, kültür kelimelerini çıkış tarihlerini; hoşgörü, tahammül, tolerans gibi kavramların derinliklerini okudukça adam beyninin şiştiğini, genişlediğini bildi ve okumalarına devam etti.    

 

Tüm Yorumları Göster (0)