İHTİYAÇLARIMIZI KİM BELİRLİYOR?

Abone Ol

Günümüzde özellikle anne babalar, öğretmenler cep telefonlarından ve sosyal medya uygulamalarından çok şikâyetçi. Çocuklar telefonlarıyla yatıyor artık, yetişkinler trafikte araç kullanırken bile boyunları eğik gözleri telefon ekranlarına kilitlenmiş. Bu yazının yazarı bile o kadar eleştirmesine karşın bazen o da esir düşüyor dijital ekranlara…

Çocuklarımız bir araya geldiğinde onlarda oyun oynamalarını bekliyoruz. Sosyalleşsinler, arkadaşlık, paylaşım vb. insanı duyguları öğrensinler, duygudaşlık yaşasınlar istiyoruz. Oysa hepsi kendi köşelerine çekilip ekran üzerinden oyun oynamayı tercih ediyorlar. Neden acaba?

Sabah uyandığımız andan gece uyuyana kadar binlerce mesaja maruz kalıyoruz. Televizyonda, telefonda, sokakta, alışveriş merkezlerinde, sosyal medyada ve hatta arkadaş sohbetlerinde bile sürekli bir şeyler satın almamız gerektiği söyleniyor. Daha yeni bir telefon, daha büyük bir ev, daha hızlı bir otomobil, daha pahalı bir tatil, daha şık kıyafetler...

Peki gerçekten bunlara ihtiyacımız mı var?

Yoksa ihtiyaçlarımızı başkaları mı belirliyor?

Modern kapitalizmin en büyük başarısı, insanlara ürün satmak değil; ihtiyaç duygusu satabilmesidir. Çünkü insanlar ihtiyaç duymadıkları şeyleri satın almazlar. Bu nedenle günümüz ekonomisinin temel amacı yalnızca üretmek değil, aynı zamanda yeni ihtiyaçlar üretmektir.

Bir zamanlar insanlar ayakkabılarını eskidiği için değiştirirdi. Bugün ise çoğu zaman modası geçtiği için değiştiriyor. Telefonlar bozulduğu için değil, yeni modeli çıktığı için yenileniyor. Dolaplar kullanılabilir kıyafetlerle doluyken yeni alışverişler yapılıyor.

Çünkü tüketim toplumu, ihtiyaç ile arzu arasındaki sınırı bulanıklaştırıyor.

Bir insanın temel ihtiyaçları aslında sınırlıdır. Barınma, beslenme, sağlık, güvenlik, eğitim ve sosyal ilişkiler... Bunlar insan yaşamının vazgeçilmez unsurlarıdır. Ancak piyasa ekonomisinin büyümesi için insanların yalnızca ihtiyaçlarını karşılaması yeterli değildir. Sürekli daha fazlasını istemeleri gerekir.

İşte reklam endüstrisi tam bu noktada devreye girer.

Reklamlar çoğu zaman ürün satmaz; duygu satar. Bir otomobil özgürlüğün sembolü olarak sunulur. Bir saat başarıyı temsil eder. Bir parfüm çekicilik vaat eder. Bir telefon prestij göstergesine dönüşür.

Aslında satın alınan şey ürün değil, ürünün temsil ettiği hayaldir.

Bu nedenle tüketim kültürü ekonomik olduğu kadar psikolojik bir süreçtir. İnsanlar çoğu zaman eksiklik hissi üzerinden yönlendirilir. Daha mutlu olmak için alışveriş yapmaları gerektiği söylenir. Daha başarılı görünmek için belirli markaları kullanmaları gerektiği ima edilir.

Sonuçta birey, kendisini sahip oldukları üzerinden tanımlamaya başlar.

Artık "Ne düşünüyorum?" sorusundan çok "Neye sahibim?" sorusu önem kazanır. Bu durum özellikle sosyal medyanın yükselişiyle daha görünür hale geldi. Çünkü sosyal medya yalnızca tüketimi teşvik etmiyor; aynı zamanda sergilemeyi de teşvik ediyor. İnsanlar yalnızca satın almıyor, satın aldıklarını gösteriyor. Tatiller ekranlardan paylaşılmak için yapılıyor, restoranlar fotoğraflanmak için ziyaret ediliyor, hediyeler sergilenmek için açılıyor, marka kafeler konum paylaşılmak için tercih ediliyor. Tüketim bir ihtiyaç karşılamaktan çıkıp kimlik inşasının aracı haline geliyor.

Bu süreç yalnızca bireyleri değil, çevreyi de etkiliyor.

Dünya tarihinin hiçbir döneminde bugünkü kadar üretim yapılmadı. Ancak aynı zamanda hiçbir dönemde bugünkü kadar atık da üretilmedi. Kullanılabilir durumdaki milyonlarca ürün çöpe gidiyor. Hızlı moda endüstrisi tonlarca tekstil atığı oluşturuyor. Elektronik cihazlar birkaç yıl içinde eski ilan edilerek yenileri piyasaya sürülüyor.

Gezegenin kaynakları sınırlı olmasına rağmen tüketim arzusu sınırsız hale getiriliyor. Oysa mutluluk ile tüketim arasında sanıldığı kadar güçlü bir ilişki yoktur.

Araştırmalar belirli bir yaşam standardının üzerindeki gelir artışlarının mutluluğu sınırlı ölçüde etkilediğini gösteriyor. İnsanlar kısa süreli hazlar yaşayabiliyor ancak zamanla yeni satın aldıkları şeylere alışıyor ve yeniden tatminsizlik hissedebiliyor. Psikolojide buna "hedonik adaptasyon" adı veriliyor.

Yani daha fazlasına sahip olmak her zaman daha mutlu olmak anlamına gelmiyor. Belki de bu yüzden günümüz toplumunda paradoksal bir durum ortaya çıkıyor. Tarihin en zengin toplumlarında yaşayan insanlar bile kendilerini eksik hissedebiliyor. Çünkü sistem, insanlara sahip olduklarıyla değil, sahip olmadıklarıyla ilgilenmeyi öğretiyor.

Eksiklik duygusu ekonomik büyümenin yakıtı haline geliyor.

Bu noktada mesele tüketimi tamamen reddetmek değildir. İnsanlar elbette ihtiyaçlarını karşılayacak, yaşamlarını kolaylaştıracak ürünler satın alacaktır. Sorun, tüketimin yaşamın amacı haline gelmesidir.

Gerçek özgürlük, her gördüğünü satın alabilmek değil; neye gerçekten ihtiyaç duyduğunu ayırt edebilmektir.

Belki de çağımızın en önemli sorularından biri şudur: Bir ürünü gerçekten istediğimiz için mi satın alıyoruz, yoksa istememiz öğretildiği için mi?

Bu soruya vereceğimiz cevap yalnızca bireysel tercihlerimizi değil, nasıl bir toplumda yaşayacağımızı da belirleyecektir. Çünkü tüketim toplumunun karşısındaki en güçlü güç, bilinçli yurttaştır. Ne istediğini bilen, ihtiyaçlarıyla arzuları arasındaki farkı görebilen ve yaşamın anlamını alışveriş sepetlerinin dışında da arayabilen insan...

Geleceğin daha adil ve daha sürdürülebilir dünyası belki de tam burada başlayacaktır. Bu durum insanın kapitalist üretim ilişkilerinin karşısında, insan olarak kalabilme mücadelesinin de sonucu olacaktır.

Sizin umudunuz var mı?

Okuma Önerisi: Sahip Olmak ya da Olmak, Erich Fromm

Ercan EROĞLU Eğitim Bilimleri Uzmanı, Araştırmacı

eroglu.ercan@gmail.com

Kaynak: gencgazete.net